Harun Yahya Danimarka'da Konuşulmaya Devam Ediyor

Darwinizm ve Terörizm 15 Yıl İçerisinde Sona Erecek
Danimarka'nın günlük gazetesi Kristeligt Dagblad, Yaratılış Atlası'nın Danimarka'daki etkilerini değerlendiren Morten Mikkelsen imzalı bir yazıya yer verdi. 110 bin okuyucusu olan gazetenin, Harun Yahya ile ilgili yayınlanan bu altıncı haberinde, Yaratılış Atlası hakkında özetle şu bilgiler aktarıldı:

... Türk yazar Harun Yahya ve kitabı Yaratılış Atlası'na göre, dünya üzerinde terörizme yol açtıkları için, Darwin ve Darwinizm bundan sorumlu tutulmalılar.
Geçtiğimiz yıl içerisinde bu ünlü kitabın binlercesi Hollanda, Fransa ve Danimarka da dahil olmak üzere birçok ülkede eğitim kurumlarına, araştırmacılara, politikacılara ve filozoflara gönderilmişti...

Danimarka Halk Partisi’nin eğitimle ilgili sözcüsü Martin Henriksen, kitabın alıcılar tarafından heyecanla karşılandığını bildirdi... Yaratılış Atlası, İngilizce adıyla Atlas of Creation, Türk yayıncı Global Yayıncılık tarafından basıldı... Harun Yahya bir müstear isim ve bu isim 200’den fazla yayında yer alıyor. Yaratılış Atlası adlı eserin yazarının gerçek ismi Adnan Oktar. Oktar görevinin, yanlış ve zararlı olduğunu düşündüğü Darwin’in evrim teorisi hakkında şüphe uyandırmak olduğunu gizlemiyor. Bunun yerine kendi oluşturduğu yaratılışçılık görüşüyle İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerine hitap ediyor. Kısa süre önce İstanbul Boğazı’nda lüks bir yatta televizyon için düzenlediği basın toplantısında, Adnan Oktar kendinden emin bir şekilde Darwinizm’in ve terörizmin 15 yıl içerisinde sona ereceğini ve bunun ardından insanlığın yeni bir "barış çağına" gireceğini açıkladı.

Muazzam Eser: Yaratılış Atlası


Danimarka'nın köklü günlük gazetelerinden Kristeligt Dagblad, 5 Mart 2007 tarihinde, Doğa Felsefesi Profesörü Jens Morten Hansen'in Yaratılış Atlası ile ilgili görüşlerine yer verdi:
... İstanbul’daki bir yayıncıdan yaklaşık 10 kilo ağırlığında bir kitap aldım. Bu, doğa bilimleriyle ilgili “Yaratılış Atlası” adını taşıyan bir çalışmaydı ve fosiller yoluyla evrim teorisinin “sahtekarlıklarını” anlatıyordu. Doğa bilimleri ve özellikle jeoloji insanlığın bozulmasına sebep olmuş, onları materyalistlere dönüştürmüş ve sonuçta Naziler, komünistler ve terörist oluşmuştu.

… Gaz kullanılarak öldürülmüş Yahudiler, kahraman Filistinliler ve diğer yanda Batılı görünümlü dazlaklar ve İkiz Kulelere yapılan saldırıyı gösteren resimler vs. ile Batının doğa bilimleri ve terörizm arasındaki bu "dehşet verici bağlantısı" tüm dünyada görülmekteydi.
Diğer yandan İslam’ın hak öğretilerinin barışı, hoşgörüyü, ifade özgürlüğünü ve insancıllığı tavsiye edip uyguladığını anlıyoruz… Aynı muazzam eserin içerisinde 18 adet daha, geniş kapsamlı ve 22 dile çevrilmiş "doğa bilimlerini eleştiren" çalışmalar olduğunu görüyoruz...

Yaratılış İnancı Avrupa'da Hızla Gelişiyor

125 bin tirajlı, Danimarka'nın en köklü günlük gazetesi Berlingske, 26 Haziran 2007 tarihli yayınında, Avrupa Konseyi'nin yaratılış inancına karşı hazırlanan raporu reddetmesini değerlendirdi. Yaratılış Atlası'nın Avrupa'daki güçlü etkisi üzerine, sol görüşlü konsey üyeleri tarafından hazırlanan raporun reddedilmesi, Avrupa'nın dine yaklaşımında önemli bir gelişme olarak kaydedildi. Söz konusu haberde şöyle aktarıldı:

Avrupa Konseyi’nde muhafazakar çoğunluk, Hıristiyan ve Müslüman grupların Darwin’in evrim teorisini eleştiren "yaratılışçılık" görüşlerini kınamaktan vazgeçti. Dün, Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülkenin eğitimine “yaratılışçı” fikirleri dahil etmeye çalışan dini gruplara karşı uyarıda bulunan bir raporu, konseyin onaylaması gerekiyordu. Fakat Belçikalı muhafazakar grubun lideri Luc van den Brande’ye göre rapor fazlasıyla eleştirel bulunduğu için oylama reddedildi.
... Guy Lengagne’nin raporuna göre yaratılışın Allah’a ait olduğunu açıklayan bu düşünce, Avrupa’da Hıristiyan ve Müslüman çevrelerde hızla ilerliyor.

2004 ve 2005 yıllarında İtalya ve Hollanda’da bakanlar, yeryüzünün yaratılışı konusu çocuklara öğretilirken, sadece Charles Darwin’in evrim teorisinin ele alınmaması gerektiğini görüştüler. Polonya’da ise 2006 yılında bakan doğrudan bir üslupla, "Evrim teorisi bir yalandır." diye açıkladı. Rusya’da bir Ortodoks kız öğrenci ile babası, Eğitim ve Bilim Bakanlığı'na açtıkları davada, yaygın biyoloji eğitimini protesto ettiler. Moskova Patrikliği'nde idarecilik görevindeki Vsevolod Chaplin de evrim teorisinin totaliter bir ideoloji olduğunu beyan etti.

Bu günlerde aynı zamanda Türkiye’den, vaiz Harun Yahya tarafından güçlü bir “yaratılışçı” propaganda hareketi çıkış yapmış durumda. Bu yıl içerisinde yayınladığı Yaratılış Atlası Fransa, Belçika ve İsviçre gibi ülkelerdeki okullara çok sayıda gönderildi...

Guy Lengagne, Almanya’nın Hesse eyaletinde eğitime başlayan okulların, öğrencilere farklı hayvan türlerinin gelişiminde “yaratıcı bir gücün” müdahale etmiş olması gerektiğini öğrettiklerini bildiriyor.

ABD’de, halkın yüzde 38’i, Darwin’in evrim teorisinin müfredattan çıkartılması gerektiğini düşünürken, Başkan George W. Bush ise, öğrencilere hem Darwin’in ilkelerinin, hem de dini grupların fikirlerinin öğretilmesi gerektiği görüşünü destekliyor.

Avrupa'da evrim teorisinin geçersizliğinin yüksek sesle dile getirilmesinde ve Avrupa'nın imana yönelişinde, Harun Yahya'nın etkisi, pek çok yorumcu tarafından da dile getirilen bir gerçektir. Harun Yahya'nın 250 civarındaki kitabı, tüm dünyada büyük bir ilgi ile okunmaktadır. 40 ülkeden 8 milyon kitabı, 10 milyon üzerinde belgesel filmi satın alınmış ve her ay 5 milyon kişi internetten ücretsiz olarak Harun Yahya'nın eserlerini takip etmektedir. Yaklaşık 40 dilde 200'den fazla internet sitesinden ise, ayda ortalama 658 bin belgesel, 365 bin kitap, 103 bin sesli anlatım izleyiciler tarafından olarak bilgisayarlarına yüklenmektedir. Şimdiye kadar 57 dile çevrilmiş olan kitapları 158 ayrı ülke tarafından okunmakta ve belgeselleri 20 farklı ülkede 100 ayrı televizyon kanalında yayınlanmaktadır. Tüm bu rakamlar göz ününde bulundurulduğunda, Harun Yahya'nın senelerdir vesile olduğu bu eğitim kampanyasının, günümüzde meyvelerini verdiği görülmektedir. Bu eserler imanlı kişilerin imanlarının daha da derinleşmesine; bilgisi eksik kişilerin ise, Allah'ın varlığının delillerini görerek iman etmelerine vesile olmaktadır. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr Suresi, 2-3)

Darwinistler Yaratılış Gerçeği Karşısında Çaresiz
Danimarka'nın günlük yayın yapan Berlingske gazetesi, 14 Temmuz 2007 tarihli haberinde, Danimarka'da yaratılış inancının gelişimi ile ilgili, Darwinist bilim adamlarının yorumlarına yer verdi. 125 bin tirajlı gazetenin söz konusu haberinde, yaratılışın bu kadar destek bulması karşısında, Darwinistlerin çaresiz olduklarını ifade eden ve yaratılış inancının Danimarka'da üstün geleceğini kabul eden yorumlar aktarıldı.

Ayrıca haberde yetkili makamların yaratılışçı harekete verdikleri destekten bahsedilirken, Avrupa Konseyi'nin yaratılış karşıtı bir raporu görüşmeyi reddetmesi ise, yaratılışçılığın bir "zaferi" olarak değerlendirildi. Konunun Avrupa konseyine taşınmasıyla yaratılışçılığın artık politik bir meseleye dönüştüğü belirtilen haberde, "Türkiye merkezli Müslüman bir yayıncı da, birkaç ay önce yayınladığı muhteşem iki ciltlik ve 500 sayfalık Yaratılış Atlası’nı çok sayıda Danimarka okuluna, aynı zamanda... dindarların çabalarını eleştiren araştırmacılara da gönderdi." şeklinde bildirildi.
mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

RÜYADAKİ MUCİZENİN İKİ FARKLI YÖNÜ

Yüce Allah uykuyu ve geceyi tüm canlılar için bir dinlenme zamanı olarak yaratmıştır. Uyanıkken düşünen, hareket eden, muhakeme yapan, yürüyen, konuşan bir insanın uykuya dalmasıyla birlikte hayati faaliyetler dışında dış dünya ile ilişkisinin kesilmesi büyük bir mucizedir. Ancak insan uykuya dalınca, herşeyin eksiksiz devam ettiği başka bir mucize gerçekleşmektedir. Bilim adamları tarafından hala tam olarak açıklanamayan bu mucize rüyadır.

Rüyada zaman algısı çok farklıdır. Normal saatlerde 10-15 saniye gibi algılanabilecek bir süreç içinde, saatlerce sürebilen bir film şeridi dolusu rüya görülebilir.

Uyku; vücudumuzun yemek, içmek ve nefes almak kadar önemli bir ihtiyacıdır. İnsan genellikle, 24 saatlik zaman diliminin gündüz bölümünü çalışmayla geçirirken, gece bölümünü dinlenmeyle geçirir. Gece; uyuyarak bedenin dinlendiği, yeni bir gün için fiziksel ve ruhsal yönden hazırlıkların yapıldığı zamandır. Vücudumuzun en temel ihtiyaçlarından biri olan uykuyu, Yüce Allah bizler için bir dinlenme süreci olarak yarattığını Kuranda şöyle bildirmiştir:

O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır. (Furkan Suresi, 47)

Ancak uyku sadece bir dinlenme süreci değildir. Uyku esnasında görülen rüyalar, Yüce Allahın insanlara çok önemli bir gerçeği de kavramalarına yardımcı olmalarını sağlayan bir rahmetidir.

RÜYANIN OLUŞUM MUCİZESİ, UYKUNUN EVRELERİ VE RÜYA

Uyku sırasında soluk alıp verme yavaşlar, kalp atış ritmi düşer, metabolizma minimum enerji kullanarak hücre yenileme faaliyetlerine hız verir, hormon aktivitesi artar. Vücudumuz dinlenirken beyin aktivitesi, ilk uykuya dalınca yavaşlarken daha sonra birden artmaya başlar. Uykuda beyin, sanılanın aksine uyumaz. Beyin faaliyetinin arttığı bu devre rüya görme devresidir. Stanford Tıp Merkezi Uyku Kliniğinden Dr. William Dumentin görüşüne göre; rüya görmek son derece önemlidir ve rüyalar fiziksel dengenin oluşmasını sağlamaktadır.

Bütün evren hassas ve kusursuz dengelerle donatılmıştır. Gel-git olayları, Güneş ve Ay'ın doğup batmaları, mevsimler, Dünya'nın ekseni etrafında dönmesi ve daha pek çok düzenli ve amaçlı hareket, Yüce Allahın yarattığı hassas dengelerin bir sonucudur.
Evrende bulunan tüm bu dengeler gibi vücut dengesi de zamana bağlı ritm değişimleriyle sağlanır. Örneğin organlarımızın ritminin en yetersiz olduğu anlarda uyku ihtiyacı hissedilir. Bu ihtiyacın giderilmesi için dalınan kesintisiz bir uyku ise çeşitli evrelere ayrılır: Yavaş dalga uykusu ve REM (Rapid Eye Movement- Hızlı göz hareketlerinin gözlendiği uyku evresi). Yavaş dalga uykusu da dört evreden oluşur.

Bölüm 1: Uykuya giriş bölümüdür. Normal bir uykunun %2-5lik bölümünü oluşturur. Bu bölüm 30 dakikayı aşarsa bir uyku probleminin habercisi olabilir.

Bölüm 2: Hafif uyku dönemidir. Normal uykunun %45-55lik bölümüne karşılık gelir.

Bölüm 3-4: Delta uykusu. En dinlendirici uyku anıdır. Bu bölüm bütün uykunun %13-23ünü oluşturur. Burada beynin aktiviteleri, solunum ve kalp atışları yavaşlar.

5. bölüm diye de adlandırılan REM uykusu ise uykunun en aktif olduğu dönemdir. Uykunun %20-25lik kısmına karşılık gelir. Solunum, kalp atışı ve beyin aktivitesi bu sırada artar. Rüyalar bu anda görülür.

Ayrıntılı ve uzun rüyaların görüldüğü REM sırasında soluk alma duraklar, atardamar tansiyonu yükselir. Bunun yanı sıra nörolojik olarak değerlendirildiğinde, REM gerçekten de beynin temizlenmesi anlamına gelmektedir. Serbest radikaller ve karbon monoksit bu evrede atılır. Ayrıca REM sırasında sinir hücreleri arasında sinaps bağlantıları da yeniden düzenlenir. REMden çıkıştaysa, uyanıklık sırasında yeni bağlantılar kurmaya elverişli serbest sinapsların sayısında %60lık bir artış gözlenmiştir. (İnsan vücudu trilyonlarca hücreden meydana gelmiştir. Bu hücrelerden bir kısmı da nöron denilen sinir hücreleridir. Nöronlar elektro kimyasal bir işlemle bilgi taşımak için özelleşmiş hücrelerdir. İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar nöron vardır. Bu nöronlar değişik şekil ve büyüklüktedirler. Bazıları sadece 4 mikron genişliğinde iken 100 mikron genişliğinde olanlar da vardır. Sinaps ise, iki nöronu birleştiren küçük bir aralıktır. Bilgi bir nörondan diğerine sinapslar aracılığı ile geçer.)

Rüya Görürken de Beyin Çalışır

Rüyalar sadece REM uykusu bölümünde görülür. EEG (beyin aktivitesini inceleyen alet)lerin kullanılması sayesinde, rüya görülürken beyinde meydana gelen hareketlilik incelenebilmektedir. Yapılan araştırmalarda, rüya görüldüğü sırada vücudun hareketsiz kalmasına rağmen beynin uyanıkken olduğu kadar çok çalıştığı belirlenmiştir. Özellikle de limbik sistem denen duyguların merkezi olan bölüm ile beynin çelişki ve yanlışlıkları analiz eden bölümlerinin çok fazla çalıştığı ortaya çıkmıştır.

Bunun yanı sıra uyanıkken beyin belli bir anda temelde beş tip algıyı değerlendirir:

1) Dışarıdan gelen uyarı (ses, renk ve beş duyu ile ilgili olabilir).
2) Vücut duruşu ile ilgili veya eklemlerden, kaslardan gelen uyarılar (kuvvet veya gerginlik artışı/azalışı).
3) Vücudun kendi içinden gelen bir uyarı, örneğin bir diş ağrısı veya kaşıntı.
4) Bilinçli iç uyarı, düşüncenin içinden gelen uyarı.
5) Bilinçsiz iç uyarı, yani duygusal ve psikolojik uyarı.

Mucizevi olan ise, uyanıkken bu beş tip uyaranın değerlendirilmesiyle algıladığımız dünyayı, uyku esnasında rüya görürken de algılıyor olmamızdır. Ancak, rüyada bu uyaranların hiçbiri olmaksızın gerçek bir hayat yaşandığı zannedilmektedir. Üstelik rüyada zaman algısı çok farklıdır. Normal saatlerde 10-15 saniye gibi algılanabilecek süreç içinde, saatlerce sürebilen bir film şeridi dolusu rüya görülebilir. Örneğin zil sesi 10 saniyede gelişen bir kavramdır; fakat bu süre içerisinde kişi, sonu zil sesi ile biten çok detaylı, uzun ve konulu bir rüya görebilir. Boyut farkı, rüyada ve dünyada farklı zaman algılarına neden olmaktadır. Kuran ayetlerinde, farklı boyutlarda zamanın daha farklı bir hızla aktığı bildirilmektedir. Allah Katındaki bir günün insanların bin yılına eşit olması (Hac Suresi, 47) da bu konuya bir örnektir. Bu konu ile ilgili diğer ayetler şöyledir:

Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)

Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine Ona yükselir. (Secde Suresi, 5)

Aynı şekilde, dünyada ve ahirette de zamanın algılanışının çok farklı olacağı Kuranda şu şekilde bildirilmiştir:

Dedi ki: Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?Dediler ki: Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.Dedi ki: Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz, (Müminun Suresi, 112-114)

UYKU, RUYA, ÖLÜM, AHİRET

Kuranda uyku hali ölüm olarak adlandırılmakta ve bilinen ölümle uyku hali" arasında bir ayrım bildirilmemektedir. Bu da uyku sırasında yaşanan olayın, ölümle aynı sistem içinde gerçekleştiğini göstermektedir. Sonsuz ilim sahibi Yüce Allah Kuranda uykunun niteliğini şöyle bildirmektedir:

Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda. Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutar, öbürsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Zümer Suresi, 42)

Uykuda gerçekleşen ve ölümle bu kadar benzeşen olay nedir?

Uyku, insanın ruhunun, uyanık olduğu sırada kullandığı bedenini bırakmasıdır. Rüya görmeye başlandığında ise bu kez yepyeni bir beden kullanılmaya başlanır ve yepyeni bir ortam algılanır.

Aynı şekilde, ölümle birlikte de dünya ortamı ve bu ortamda kullanılan bedenle olan ilgi kesilir. Yeniden dirilişe kadar sürebilecek olan bir uyku döneminden sonra, ahiret ortamı ve bu ortamda kullanılacak olan bedenle yeniden yaşama başlanır. Kuranda ölümden sonra dirilişe inanmayanların, dirildiklerinde söyledikleri sözler şöyle bildirilmektedir:
Demişlerdir ki: Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın vadettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş. (Yasin Suresi, 52)

Rüyanın Öğrettikleri

Rüyanızda olaylar tamamen sizin kontrolünüz dışında gelişir. Ne yeri, ne zamanı, ne de senaryoyu siz tayin edersiniz. Uykunuzun içinde kendinizi aniden olayların içinde bulursunuz. Değişik mantık örgüleri, anlaşılmaz doğa yasalarıyla karşı karşıya kalmanıza rağmen bunlar size asla garip gelmez.

İnsanlar için gerçek; elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Oysa rüyada da elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak birşey. Rüyaların aldatıcılığının farkına varan Alman bir felsefeci bu konuda şunları söylemektedir: Biz şimdi uyanık halde miyiz yoksa düş mü görüyoruz? Bu kuşkusuz anlamlı bir sorudur. Aslında bu soruyu çoğu kere düşümüzde de sorduğumuz olmuştur. Gene düşümüzde soruya verdiğimiz yanıtın, yani uyanık olduğumuz yanıtının, biz uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşüzdür. Peki aynı yanılgı şimdi de olamaz mı? Hayır diyemeyiz, çünkü pekala bir gün düş gördüğümüz ortaya çıkabilir. (Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, s. 179)

Benzer sorular tarih boyunca birçok bilim adamı ve felsefeciyi meşgul etmiştir. Bunlardan biri de ünlü filozof Descartestır. Descartes bu konu hakkında şu yorumu yapmıştır:

Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir? İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli birşey oluyor. (Macit Gökberg, Felsefe Tarihi, s.263)

Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Gerçek yaşamın sürekli olup, rüyanın kopuk kopuk olması ya da rüyada farklı sebep-sonuç ilişkilerinin bulunması mı? Bunlar temelde önemli farklar değildir. Çünkü sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşmaktadır. İnsan rüya sırasında, gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsa, aynı durum dünya hayatı için de geçerlidir. Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı denilen daha uzun bir rüyaya başladığımızı düşünmemize engel, hiçbir mantıklı gerekçe yoktur. Elde hiçbir delil olmamasına rağmen, bu konuda herhangi bir şüphe duyulmamasının nedeni, alışkanlıklar ve önyargılardan başka birşey değildir.

Rüya mı Gerçek Hayat mı?

Neyin gerçek neyin rüya olduğu konusunda yaşanan çelişkilerin temel sebebi, her ikisinde de seyredilen hayatların zihinde oluşmasıdır. Gerçek olarak adlandırılan hayat da, yalnızca beyne ulaşan elektrik sinyallerinin oluşturduğu etkidir. Ayrıca yaşanılanların gerçekçi olarak hissettirilmesi de hiçbir zaman bir ölçü değildir. Madde dış dünyada vardır ancak insan bunlara erişemez; bir başka deyişle insan sadece algılarının beynindeki yorumlarıyla muhatap olur ve bu algılarının, dış dünyada varolan maddesel karşılıklarına hiçbir zaman ulaşamaz. Tıpkı rüyalarında olduğu gibi...

Rüya ile ilgili bir örnek, konuyu daha iyi açıklayacaktır. Beynimizin içinde bir rüya seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz. Rüya sırasında bize nerede görüyorsun? gibi bir soru sorulduğunda vereceğimiz cevap beynimde görüyorum olacaktır. Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir vücut, hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyanızdaki görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha ötede olan bir varlıktır.Rüyadaki ortamla gerçek hayat denilen ortam arasında herhangi bir fiziksel fark olmadığı bilinmektedir. Öyleyse, gerçek hayat denilen ortamda, nerede görüyorsun? sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi beynimde cevabını vermenin bir anlamı yoktur. Her iki durumda da gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki beyin değildir.

Beyin analiz edildiğinde, yalnızca diğer canlı organlarda da bulunan protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden ibaret olduğu görülmektedir. Başka bir deyişle, beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası ben denilen şeyi oluşturabilecek birşey yoktur.

O halde beynin içinde, ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden, senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan kimdir? Beynin içinde göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm algıları hisseden bir şuur bulunmaktadır. Bu şuur kime aittir?
Bu şuur, Allahın yaratmış olduğu ruhtur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz.
Bu açık ve ilmi gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekana, tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran Yüce Allahın gücünü düşünüp, Ondan korkup, Ona sığınması gerekir.

Aslına Ulaşamayacağınız Bir Dünyanın Seyircisi Olduğunuzu Unutmayın!

Maddenin gerçek mahiyetinin anlaşılması son derece önemlidir. Çünkü maddenin ardındaki bu sırrı kavrayan kimseler çok daha farklı bir ruh hali yaşayacaklardır. Herşeyden önce, maddenin gerçek yönünün anlaşılması ile insanlar sonsuz güç sahibi Allahın nerede olduğu, cennet ve cehennemin varlığı, ruhun mahiyeti, ölümden sonraki yaşam, sonsuzluk gibi konuları rahatlıkla kavrayabilmektedirler. Örneğin; önceleri materyalist bir dünya görüşüne sahip veya bu görüşün telkini altında yetişmiş insanlar bu konuları kavrayamazken, maddenin bir hayal olarak algılandığının fark edilmesiyle, Yüce Allahın tek mutlak varlık olduğunu açıkça görebilmektedirler.

Bunun sonucu olarak dünya hayatında bağlanılan herşeyin, hırsların, tutkuların anlamsızlığı görülecek; kibirin yerini tevazu ve yumuşak başlılık, cimriliğin ve bencilliğin yerini fedakarlık ve yardımlaşma, güvensizlik ve sıkıntının yerini ise huzur ve tevekkül alacaktır. Çünkü maddenin bir görüntü olduğunu, Yüce Allahın his ve vehim mertebesinde yarattığı bir dünyada yaşadığını anlayan insan, Allahın yarattığı olaylar ve varlıklar arasında mücadele etmekten kurtulur. Her hayrın ve şerrin Allahtan olduğunu bilir ve her işinde Allaha dua edip Ondan yardım ister. Herşeyi benzersiz yaratan Allahın her an kendisini işittiğini ve gördüğünü bilen, yaptığı her hareket nedeniyle ahirette hesap vereceğini idrak eden bir kişi, doğal olarak güzel ahlaklı olacak, Allahın emir ve yasaklarına titizlik gösterecektir. Böylece toplumda herkes birbirine karşı sevgi ve saygı dolu olacak, iyi ve güzel davranışlarda birbiriyle yarışacaktır. İnsanlar arasındaki değer yargıları değişecek, madde değerini yitirecek; böylece insanlar arasında üstünlük, mevki ve makama göre değil, ahlaka ve takvaya göre olacaktır.

Küçük çıkarları için bile sinirlenen, öfkelenen, saldırganlaşan insanların yerini, her gördüğünün Rabbimizin bir denemesi ve görüntüsü olduğunu bilen, bu nedenle öfke, kızgınlık, bağırıp çağırma gibi tepkilerin kendisini küçük düşüreceğinin bilincinde olan insanlar alacaktır. Bu sayede insanlara ve toplumlara huzur ve güven hakim olacak, herkes yaşamından ve sahip olduklarından hoşnut olacaktır.

Bu gerçeğin bilinmesi, düşünülmesi ve yaşanmasıyla beraber insanlar daha pek çok güzelliklere kavuşacaklardır. Bu güzelliklere kavuşmak isteyen kişilerin yapması gereken şey ise, bu son derece önemli gerçeği iyice düşünmek ve anlamaya gayret etmektir. Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratan Yüce Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmiştir:

Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir... (Enam Suresi, 104)
http://www.arastirma.org/MOC/index.php?secim=makale&m_id=1446


mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

Bedenimizdeki Kumanda Merkezi: Beyin

Hem hassas bir yapısı hem de çok önemli görevleri olan beyin vücut içinde çok yönlü bir korumaya alınmıştır. Bunlardan en dikkat çekici olanı beynimizin bir sıvı içinde yüzüyor olmasıdır.
Beynimizin Suyun İçinde Yüzdüğünü Biliyor muydunuz?
Hissetmek, hareket etmek, işitme, görme, tad ve koku alma, kalbin çalışması, nefes alma gibi hayati işlevlerin tümünü beynimiz gerçekleştirir. Ayrıca hormonlar üreterek vücudun ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapar. Çok hassas bir sisteme sahip olan bu organımız elektrik sinyalleri ile çalışan sinir hücreleri, bunları barındıran ve beslenmelerine yardımcı olan destek hücreleri ve kan damarlarından oluşur.

Beyin yaklaşık 1,5 kg'lık bir ağırlığa sahiptir. Eğer beyin bir sıvının içinde bulunmasaydı ve direkt olarak kafatasına temas etseydi kendi ağırlığının altında ezilirdi. Bu da beyindeki hayati merkezlerde bir baskı oluşmasına dolayısıyla ölüme sebebiyet verebilirdi. Ancak böyle bir sorunla -hastalık halleri dışında- karşılaşılmaz. Çünkü beynimizin kendi ağırlığı -yüzdüğü sıvının içinde iken- 1400 kg'dan 50 gr'a kadar düşer. Yani beyinde ağırlığı otuzda bire kadar düşüren bir sistem vardır. Bu sistem şöyle çalışır:

Beynin içinde birtakım boşluklar ve bu boşlukların içinde de sadece beyinde bulunan özel damar yığınları vardır. Bunların görevi vücuttan beyne taşınan kandaki serumu süzmektir. Serum önce beynin içindeki boşlukları doldurur ve sonra çeşitli yollardan beynin dışına çıkar. En sonunda da bu sıvı beynin üst kısmında yer alan tek yönlü valf sistemi (araknoid villus) sayesinde genel dolaşıma (kan dolaşımına) geri döner. Bu valflerin çok önemli bir görevi vardır: Sıvının beyne yaptığı basıncı ayarlamak.

Eğer bu ayarlama olmasaydı ve basınç çok yüksek bir seviyeye çıksaydı, o zaman beyne olan baskı beynin fonksiyonlarını etkilerdi. Ve bu durum pek çok hastalığın sebebi olurdu.

Buna örnek olarak "hidrosefali" denilen hastalığı verebiliriz. Bu hastalık türünde dolaşımdaki herhangi bir aksaklıktan dolayı beyindeki sıvı bir süre sonra birikmeye başlar ve oluşan basınç beyin fonksiyonlarını etkiler. Eğer dışarıdan bir müdahale yapılmazsa, yani ameliyatla bu sıvı boşaltılmazsa artan basınç; zeka geriliği, hareket bozuklukları, körlük hatta ölümle sonuçlanan rahatsızlıklara neden olur.

Beyindeki sıvının basıncı normalden daha az düzeylere indiği zaman da dayanılmaz baş ağrıları olur ve beyin hasar görmeye başlar.

Beyindeki bu detaylı tasarım nasıl ortaya çıkmıştır?

Beynimizin en fonksiyonel şekilde çalışmasını sağlayan bu tasarımın tesadüfen ortaya çıkması elbette ki mümkün değildir. Tüm bu ayrıntıları bilen jöle kıvamında bir et parçası olan beynin kendisi de olamaz. Böyle iddialarda bulunmak akıl ve mantığın tamamen dışına çıkmak demektir.

Bütün bu hassas dengeleri kusursuz bir düzen içinde yaratan, herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.
Beynimiz öncelikle kafatası ile korunmaya alınmıştır. Ayrıca ağırlığını taşıması için bu yeterli olmadığından içinde yüzdüğü bir de sıvı var edilmiştir. Bu şekilde ağırlığı 50 gr'a yani gerçek ağırlığının otuzda birine düşer.


http://www.fikiryazilari.net/yaratilis_delilleri/yaratilis_delilleri_80.html

mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

İnsanın Acizliği

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (En'am Suresi, 32)


İnsanı Allah en mükemmel şekilde yaratmış, onu pek çok üstün özellikle donatmıştır. Yaratılmış olan tüm varlıklar içerisinde düşünme, karar verme, akletme, düşündüğü şeyi uygulayabilme, plan kurma, sonuç çıkarma gibi zihinsel fonksiyonlarıyla insanın üstünlüğü tartışmasız bir gerçektir.

Peki hiç düşündünüz mü, tüm bu üstünlüklerin aksine insan neden son derece korunmaya muhtaç bir bedene sahiptir? Neden ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük bakteriler, virüsler bu bedene zarar verebilmektedir? Neden insan yaşamı boyunca sürekli bedenini temizlemek, ona bakım yapmak zorundadır? Ve neden insan bedeni zaman ilerledikçe yıpranmakta, yaşlanmaktadır?

İnsanlar bunları çok "doğal" şeyler sanırlar, oysa bu sayılanların her biri belirli bir amaca göre özellikle yaratılmıştır. İnsanın acizliğine ait her detayı Allah özel olarak var etmiştir. Nisa Suresi'nin 28. ayetinde "...İnsan zayıf olarak yaratılmıştır" hükmüyle bu gerçeğe dikkat çekilir. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır ki, bir kul olarak Yaratıcımız olan Allah'a karşı olan acizliğini anlayabilsin ve dünyanın geçici bir mekan olduğunu fark edebilsin.

İnsan ne zaman nerede doğacağını, hangi vakitte, ne şekilde öleceğini belirleyemez. Dahası, yaşadığı hayattan ne kadar memnun olursa olsun, o hayatı olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecek unsurlar üzerinde hiçbir kontrol mekanizmasına sahip değildir.

Evet insan bedeni, her yönüyle korunmaya ve kollanmaya muhtaçtır. Dünya şartlarında başına ne zaman ne geleceği belli değildir. Yaşadığı yer ister dünyanın en gelişmiş şehri olsun, ister en yakın medeniyete kilometrelerce uzaklıkta, elektrikten, sudan mahrum bir dağ köyü olsun; kişi, hayatının hiç beklemediği bir anında bir tehlike ile karşılaşabilir. Ölümcül bir hastalığa yakalanabilir, sakatlanabilir. Karşılaştığı olay, hiç kaybetmeyeceğini sandığı bedensel gücünü, güzelliğini ya da övündüğü fiziksel bir özelliğini alıp götürebilir. Bu konuda yaşadığı yer gibi kişinin kim olduğu da bir istisna yaratmaz; dağ başında sürülerini otlatan bir çoban ya da bütün dünyanın tanıdığı bir yıldız olsa da, söz konusu olaylardan herhangi biri hayatını hiç tahmin edemeyeceği yönde değiştirebilir.

Ortalama 70-80 kiloluk bir "et ve kemik yığını" olan beden, ince bir deri ile kaplanmıştır. Elbette bu narin deri, kolaylıkla çizilir, yırtılır ve en ufak bir darbede morarır. Güneş altında çok uzun bir süre kalmaya dayanamaz. Belli bir limit aşılırsa deri, önce kızarır, sonra şişer ve su toplar. Kısacası sıcak bir havaya maruz kalan insan kendisini mutlaka koruma altına almak zorundadır.

Allah insanları en güzel surette ve en mükemmel sistemlerle yaratmıştır. Ancak dünyanın geçiciliğini göstermek ve hırslara kapılmalarını engellemek için, bedeni et ve yağ gibi çok çabuk bozulabilen maddelerden oluşturmuştur. Eğer insanın farklı maddelerden oluşturulmuş, zırh sağlamlığında bir bedeni olsaydı, o zaman hiçbir virüs ya da mikrop, soğuk ya da herhangi bir kaza bu zırhı delip geçmeye, zarar vermeye güç yetiremezdi. Oysa et ve yağ açıkta bırakıldığında birkaç saat içinde kokuşan, bozulan maddelerdir. İşte, insanın en büyük acizliklerinden biri, "malzeme"sinin bu denli çürük olmasıdır.

İnsan, Allah'tan bir hatırlatma olarak bedeninin acizliğini sık sık hisseder. Örneğin, soğuk havanın etkisi insan vücudunun acizliğini bütün gerçekliği ile ortaya koyan bir etkendir. Soğuk hava insanın fizyolojik savunmasını yavaş yavaş felç eder. Vücudun sürekli ayar yaparak koruduğu sabit sıcaklığının (37oC) ne kadar önemli olduğu böyle bir durumda hemen anlaşılır.1 Çok soğuk bir havada bedenin yavaş yavaş çöküşü gözlenebilir. Başlangıçta kalp ritmi hızlanır, damarlar büzülür ve atardamar basıncı yükselir. Vücut kendisini ısıtmak için titremeye başlar.2 Vücut sıcaklığı 35 dereceye düştüğünde artık tehlikeli bir durum başgöstermiştir. Kalp ritmi yavaşlamaya başlar, tansiyon düşer, kol ve bacaklarda, en çok da parmaklarda damarlar büzülmeye başlar. Vücut sıcaklığı 35 dereceye düşen bir kişide bilinç bulanıklığı, yönelim bozukluğu, uyku eğilimi ve dikkat dağınıklığı ortaya çıkar. Zihinsel işlemlerde aksama oluşur. Burada kuşkusuz en önemli nokta vücut sıcaklığının sadece 1.5 derece düşmesiyle bile, böylesine önemli sonuçların ortaya çıkmasıdır. Soğukta daha fazla kalındığında ve vücut sıcaklığı 33 derecenin altına düştüğünde ise bellek ve bilinç kaybı yaşanır. 24 dereceye düştüğünde solunum, 20 dereceye düştüğünde beyin, 19 dereceye düştüğünde ise kalp durur ve insan için kaçınılmaz olan ölüm gerçekleşir.

Yukarıdaki sadece tek bir örnektir. Kitabın ilerleyen sayfalarında insanın fiziksel olarak sahip olduğu acizlikleri çok detaylı olarak anlatmaya çalışacağız. Bunu yapmaktaki amacımız, insanın bu dünyada ne yaparsa yapsın gerçek bir tatmine ulaşamayacağını, çünkü sahip olduğu acizliklerin buna engel olacağını farkettirebilmektir. Bunu farkeden insanın da gerçek yurt olan cennete yönelmesi, bu dünyaya körü körüne bağlanmaması gerektiğini hatırlatmaktır. Zira insana vadedilen sonsuz bir cennet hayatı vardır. İleriki bölümlerde de üzerinde duracağımız gibi cennet, hiçbir eksikliğin, kusurun, fiziki acizliğin bulunmadığı bir yerdir. Orada insan, nefsinin arzuladığı herşeye sahip olacak, yorgunluk, açlık, susuzluk, yaşlanma, hastalanma vs. gibi fiziki eksikliklerden ise tamamen uzak olacaktır.

Bir diğer amacımız ise, insanın kendi acizliği karşısında Yaratıcı'sının üstünlüğünü, yüceliğini kavrayabilmesine ve O'na muhtaç olduğunu anlayabilmesine yardımcı olmaktır. Nitekim Kuran'da insanların Allah'a muhtaç oldukları şöyle bildirilmiştir:

Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır Suresi, 15)


Bu yazı Harun Yahya'nın Dünya Hayatının Gerçeği isimli kitabından alınmıştır.


mesajkutusu.blogspot.com

Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

Hastalıkların Ardındaki Gizli Hikmetler

Allah'a iman eden, O'nun yaratmış olduğu kadere teslim olan insanlar her tür zorluk ve hastalık anlarında gösterecekleri güzel ahlakla doğru yolda olacaklardır.
Geleceği için yaptığı planların her zaman kendi tasarladığı şekilde gelişmesini bekleyen, başka ihtimalleri hiç göz önünde bulundurmayan bir kişiyi düşünelim. Bir hastalıkta veya bir kazada bu düşüncedeki kişinin bir anda tüm yaşamı alt üst olacaktır. Çünkü yaptığı planlar içinde bu kişi hastalık veya kaza gibi bir olaya hiç yer vermemiştir. Hatta birçoğu, sağlıklı bir bedene sahipken -her gün binlerce kişinin başına gelebilen- bu tarz olaylarla karşı karşıya gelebileceğini düşünmemiştir bile.
Bu gibi kişiler böyle bir durum oluştuğunda hemen isyankar bir tutum içine girebilirler. "Niye benim başıma böyle bir olay geldi?" gibi düşüncelerle kadere uygun olmayan bir davranış gösterebilirler. Bu yanlış mantıkla hareket eden, din ahlakından uzak yaşayan insanlar için bir hastalık veya kaza anında tevekkül etmek ya da karşılaştıkları olaya hayır gözüyle bakmak pek mümkün değildir.
Oysa insan birçok acizlikle yaratılmıştır. Çok çabuk hasta olabilmekte, küçük bir virüsün etkisiyle günlerce yatakta kalabilmektedir. Kanser, sarılık, tifo gibi hastalıklara oranla "basit" olarak nitelendirilecek bir hastalık olan grip bile, bir insanın vücut direncinin ciddi anlamda güçsüz kalmasına neden olabilmektedir.
Hastalığa Neden Olan Virüsleri de Hastalığı İyileştiren İlaçları da Allah Yaratır
Kader gerçeğini kavrayamamış olan insanlar, başlarına gelen hastalığın sebebi olarak yalnızca virüsleri veya mikropları görürler. Yine aynı şekilde bir trafik kazası geçirdiklerinde, bunun tek sebebinin kötü araba kullanan bir insan olduğunu zannederler. Halbuki gerçek böyle değildir. Hastalığa sebep olan her mikroorganizma veya insana zarar veren her araç, her insan Allah'ın sebep olarak yarattığı varlıklardır. Ve bu varlıkların hiçbiri başıboş değildir; tümü Allah'ın kontrolü ile hareket etmektedirler. Eğer bir virüs yüzünden bir insan ağır bir hastalığa yakalanıyorsa, bu, Allah'ın bilgisi dahilindedir. Eğer bir araba bir insana çarpıp onu sakat bırakıyorsa, bu da Allah'ın yarattığı kadere tabi bir olaydır. Hastalığı meydana getiren Allah'tır, tedaviyi yapan doktoru yaratan, ona bildiklerini öğreten, ilacı yaratan, yutulmasını sağlayan ve şifaya vesile eden Allah'tır.
Bir insan ne yaparsa yapsın bunları değiştiremez; kaderinden tek bir anı bile çekip çıkaramaz. Çünkü kader bir bütün olarak yaratılır. Ve sonsuz kudret sahibi Allah'a teslim olan, O'nun sonsuz aklına ve rahmetine güvenip dayanan insan için hastalık da, kaza da, musibet gibi görünen olaylar da sonu hayırla bitecek geçici imtihanlardır.
Önemli olan, Allah'a iman eden, O'nun yaratmış olduğu kadere teslim olan insanların bu tür zorluk ve hastalık anlarında gösterecekleri güzel ahlaktır.
İman eden bir insan hastalandığında, şifa vermesi için Allah'a dua eder. Bu duanın devamı ve fiili bir şekli olarak doktora gider. İlaç kullanmaya başlar ancak kesinlikle şifanın Allah'tan geldiğini unutmaz. Allah Kuran'da bu gerçeği Hz. İbrahim'in şu sözleriyle bildirmiştir:
"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; bana yediren ve içiren O'dur; hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur; beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur." (Şuara Suresi, 78-81)
İlaç etki etse de etmese de iman edenler bunda bir hayır olduğunu bilirler. İlaç etki etmiyor ve kişinin hastalığı iyileşmiyor gibi görünebilir ama o kişi Allah'a olan imanı, tevekkülü ve güzel ahlakı nedeniyle cennete gidiyor olabilir. Veya ilaç hemen etki edip bir kişi iyileşebilir ama bu kişi de cehenneme gidiyor olabilir.
Allah ilacı hastalıkların iyileşmesi için bir sebep olarak yaratır. Bir ilaç aynı titizlikle uygulandığı, aynı yöntemler kullanıldığı halde, aynı hastalığa yakalanmış kişilerden birine etki edip, diğerine etki etmeyebilmektedir. Bu, ilacın sadece bir sebep olduğuna delildir. Hastalığı iyileştiren ilaç olsa aynı tedaviyi aynı şekilde uygulayan hastaların tümünün iyileşmesi gerekirdi.
Hastalıklar ve kazalar, müminlerin sabırlarını ve ahlaklarının güzelliğini gösterebilecekleri ve Allah'a yakınlaşmak için kullanacakları çok önemli fırsatlardır. Allah Kuran'da zorluklar karşısında gösterilecek sabrın önemini anlatırken hastalık dönemini de belirtmiştir:
"... iyilik, Allah'a ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip- dilenene ve kölelere veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır." (Bakara Suresi, 177)
Hastalıklar Allah'a Yakınlaşmaya Vesiledir
Fiziksel bir rahatsızlıkla karşılaşan insanın güzel ahlak göstermek için bütün bunların birer imtihan olduğunu; hastalığı da, şifayı da yaratanın sadece Allah olduğunu düşünmesi gerekir. Eğer kişi hastalığındaki veya geçirdiği kazadaki hayırları ve hikmetleri düşünürse, bunları o an için göremese bile, sabır gösterirse Allah'ın izniyle- karşılaştığı zorluktan hem dünyada hem de ahirette çok karlı çıkar. Dünyada geçici bir zorluk yaşayabilir ama, Allah'ın izniyle ahirette Rabbimiz'e içten teslim olmuş olmanın sonsuz güzelliği ile mükafatlandırılır.
Hastalıklardaki Bazı Hikmetler
Hastalık insana acizliğini ve Allah'a muhtaç olduğunu hatırlatır. Mikroskobik bir virüsün kendi bedeni üzerinde meydana getirdiği zayıflığa engel olamayan insan, böyle anlarda acizliğini ve Allah'a ne kadar muhtaç bir durumda olduğunu çok daha iyi kavrar.
Hastalıkla birlikte sağlıklı olmanın Allah'ın bir lütfu ve nimeti olduğu daha iyi anlaşılır. Uzun süre hasta olmayan, dolayısıyla bir rahatsızlık, ağrı ya da acı hissetmeyen insan bu duruma alışır. Ama ani bir hastalık ile karşılaştığında aslında sağlıklı olmanın Allah'ın bir lütfu olduğunun farkına varır.

İnsan ciddi bir hastalıkta dünyanın geçiciliğini, ölümü ve ahireti daha çok düşünür hale gelebilir. Bazı insanlar hayati önemi olan bir hastalığa yakalandıklarında ya da bir uzuvlarını kaybettiklerinde bunu kendileri için kötü bir olay olarak değerlendirebilirler. Oysa belki de bu kişinin hastalığı dert olarak, bela olarak değil, ahirette kurtuluş bulması ve yalnızca Allah'a yönelmesi için bir vesile olarak kendisine verilmiş olabilir.

İnsanın Allah'a olan duası ve yakınlığı artar. Ciddi bir hastalığın vücut üzerindeki belirtileri arttıkça birçok insan düşünmekten kaçtığı ölümü düşünmeye başlar ve bu durumda kişi tüm samimiyetiyle Allah'a dua ederek sağlıklı bir hale gelmeyi ister.

Hastalığı öncesinde Allah'a tam olarak teslim olmamış bir kişi belki hastalığı sayesinde bu güzel özellikleri kazanabilir; geçici dünya hayatındaki kısa süreli sıkıntılarının karşılığında sonsuz cennet hayatının nimetlerine kavuşmayı umabilir.

Allah dilerse insan hiçbir zaman hasta olmaz, ağrı duymaz veya acı çekmezdi. Ama eğer insan böyle bir zorlukla karşılaşırsa da, bilmelidir ki bu zorluğu yaşamasının, hem dünyanın geçiciliğini hem de Allah'ın sonsuz gücünü anlayabilmesi açısından pek çok hikmeti vardır.
Unutulmamalıdır ki, bu gerçeği kalben kavrayabilmek ve asıl olarak böyle bir olayla karşılaştığında güzel ahlak gösterebilmek çok önemlidir.
"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; bana yediren ve içiren O'dur; hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur; beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur."(Şuara Suresi, 78-81)
mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

Sars Hastalığı ve Düşündürdükleri

Çin'de ortaya çıkan 23 ülkeye yayılan SARS virüsü tüm insanlığı tehdit ediyor. Modern bilim SARS hastalığı ile mücadele etmek için insan vücudunda binlerce virüsü etkisiz hale getiren savunma sisteminin sırlarını çözmeye çalışıyor.

Uzakdoğu'da başlayan ve tüm dünyaya hızla yayılan bir hastalık insanlığı tüm yönleriyle tehdit ediyor. Kısaca SARS adıyla tanınan Şiddetli Akut Solunum Yetersizliği bir tür zatürre. Bu hastalığının sebebi ve tedavisi tam anlamıyla bilinmiyor. Bu nedenle kamuoyu bu hastalığa "Gizemli Zatürre" adını taktı. Uzmanların büyük bır kısmı, hastalığın Uzakdoğu ülkelerindeki beslenme alışkanlıklarından dolayı ortaya çıktığını düşünüyor. Çin'in yükselen ekonomisine karşı "bioterör" iddiaları ise Batı basınında son günlerde sık sık dile getiriliyor.

23 Ülkede Hızla Yayılıyor

Dünya'da yaygın olarak ilk kez Çin'deki Guandong eyaletinde ortaya çıkan hastalık dünyada şu ana kadar Uzakdoğu ülkeleri başta olmak üzere 23 ülkede görüldü. Hastalık ilk kez 26 Şubat 2003 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü adına Vietnam'da çalışmakta olan ve 30 Mart günü bu hastalıktan hayatını kaybeden Dr. Carlo Urbani tarafından tanımlandı. Virüs bulaştıktan sonra 2 ile 7 gün arasında ilk belirtilerini gösteren bu hastalığın en önemli belirtileri ateş, halsizlik, boğaz ve kas ağrısı.

Bulaşma şekli hakkındaki bilgilerin yeterli olmadığı, geçtiğimiz günlerde Hong Kong'dan gelen bir haberle daha iyi anlaşıldı. Başlangıçta bulaşmanın, yanlızca hastalara yakın temas sonucunda gerçekleştiği düşünülürken, Hong Kong'un bir semtindeki sitede yaşayan insanların tamamına yakınının bu hastalığa yakalanması, hastalarla direkt temasın dışındaki başka yollardan hastalığın bulaşabileceğini düşündürdü.

Hastalığın hızla yayılması üzerine Dünya Sağlık Örgütü, tarihinde ilk kez bir bölgeye seyahat edilmemesini tavsiye etmek zorunda kaldı. Hastalığın aşısının bulunmasının 3 yılı bulabileceğini söyleyen uzmanlar, önümüzdeki yıllarda bu hastalığın insanlığı ciddi bir şekilde tehdit etmesinden endişe ediyor.

İnsan Vücudu Sayısız Virüsle Mücadele Ediyor

Tıp dünyası için henüz çok yeni bir sorun olan SARS hastalığı, başta Uzakdoğu ülkeleri olmak üzere tüm dünyadaki ekonomik ve sosyal dengeleri hızla alt üst ediyor. Modern bilim sadece bir virüsü tanımlayamazken insan vücudu her gün saldırısına uğradığı binlerce öldürücü virüs ve bakteri ile başarılı bir şekilde mücadele ediyor.

Soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz yemekte, evimizde, işyerimizde kısaca yaşamımızın her alanında bulunan bakteri, virüs ve bunlara benzer mikroskobik canlılar vardır. Henüz tanımlanamayan SARS virüsü de bu sayısız virüsten sadece birisidir. Ancak ne ilginçtir ki, çevremizde bu kadar fazla sayıda tehlike varken, biz bunlardan korunmak için bir çaba sarfetmeyiz. Çünkü bunu bizim adımıza ve bize hissettirmeden yapan, bizi ustaca koruyan bir sistem vardır: "Savunma Sistemi" İnsan bedeninin en önemli ve şaşırtıcı sistemlerinden biri olan savunma sistemi, son derece hayati bir görev üstlenmiştir.

Savunma Sisteminin Sırları Çözülemedi

Yaklaşık 250 yıl önce, mikroskobun icadıyla birlikte bilim adamları çıplak gözle göremediğimiz birçok küçük canlı ile iç içe yaşadığımızı ortaya çıkardılar. Üstelik bu canlılar soluduğumuz havadan içtiğimiz suya, dokunduğumuz herhangi bir cisimden vücudumuzun yüzeyine kadar her yerde mevcuttu. Dahası bu canlılar sık sık insan vücudunun içine de girmekteydiler.

Bu düşmanın varlığı 250 yıl önce keşfedildi. Ancak ona karşı mükemmel bir savaş veren "savunma sistemi"ndeki sırların çoğu bugün bile henüz aydınlatılamadı. Vücuttaki bu moleküler sistem, içeriye bir yabancı girdiği andan itibaren son derece ince hesaplanmış bir planla otomatik olarak devreye girer ve amansız bir savaşa başlar. Sistemin işleyişine şöyle bir baktığımızda her aşamanın bu titiz plan dahilinde yürüdüğü görülür.

24 Saat Uyumayan Bir Sistem

Biz farkında olmasak da vücudumuzda her saniye milyonlarca işlem ve reaksiyon gerçekleşir. Vücudumuzdaki bu hareket uyku esnasında dahi devam eder. Sürekli hareket halinde olan ve bir an dahi yaptığı görevi bırakmayan bu hayati sistemlerden biri de savunma sistemidir. Hemen derinin altında bulunan ve vücudu her türlü işgalciden gece-gündüz durmaksızın koruyan bu sistem, tam teçhizatlı bir ordu gibi, olanca gücüyle vücudunda yaşadığı insan için çalışmaktadır.

Vücuttaki her sistem, organ ve hücre topluluğu görev dağılımına göre bir bütünlük içerisindedir. Bu sistemde en ufak bir eksiklik olduğunda düzen bozulur. Savunma sistemi de bu "olmazsa olmaz" sistemlerden biridir.

Acaba savunma sistemimiz olmasaydı yaşamımızı devam ettirebilir miydik? Ya da bu sistem bazı görevlerini eksik yapsaydı nasıl bir yaşam biçimimiz olurdu?

Bunu tahmin etmek hiç de zor değil. Tıp dünyasında rastlanan bazı örnekler vardır ki, savunma sisteminin ne kadar hayati bir önem taşıdığını gözler önüne serer. Bu konuyla ilgili pek çok kaynakta yer alan bir hastanın öyküsü, savunma sisteminde oluşabilecek herhangi bir eksiklikte yaşamın ne denli zor bir hale geleceğini gösterir.

Savunma Sistemi Olmasaydı?...

Bu hasta, doğumundan sonra mikroplardan arındırılmış plastik bir çadırın içine yerleştirildi. İçeriye dışarıdan birşey sızması tamamen engellenmişti. Başka bir insana dokunması yasaktı. Büyüdükçe daha büyük bir plastik çadırın içine yerleştirildi. Bu plastik çadırdan sadece plastik astronot elbisesini giyerek çıkabiliyordu. Peki bu çocuğun diğer insanlar gibi yaşamasını engelleyen neydi?

Doğumundan sonra, vücudu gelişirken savunma sistemi oluşmamıştı. Vücudunda kendisini düşmanlardan koruyabilecek bir ordu yoktu...

Çocuğun doktorları, bu çadırdan çıktığında başına nelerin geleceğini biliyorlardı. Hemen soğuk algınlığı başlayacak, boğazında hastalıklar başgösterecek, antibiyotiklere ve diğer ilaç tedavilerine karşın bir enfeksiyondan diğerine geçecekti. Bir süre sonra ilaçlar işe yaramayacak ve çocuk ölecekti.

Bu plastik çadırın dışında ancak birkaç ay veya birkaç yıl yaşayabilirdi. Yani çocuğun bütün dünyası ancak plastik bir çadır olarak kalacaktı.

Bir süre sonra doktorlar ve ailesi çocuğu, evinin içinde kurulmuş ve mikroplardan tamamen arınmış bir odaya yerleştirdiler. Ama bütün bu uğraşlar bir sonuç vermedi. 12 yaşından sonra çocuk tahmin edildiği gibi peşpeşe gelen enfeksiyonlar sonucunda hayatını yitirdi.

Çocuğun yaşamını sürdürebilmesi için, ailesi, doktorları, kaldığı hastane ve ilaç firmaları herşeyi denediler. Bütün imkanlar seferber edildiği ve bulunduğu yer sürekli dezenfekte edildiği halde çocuğun ölümü engellenemedi.

Bu son açıkça gösteriyor ki, kendisini mikroplardan koruyacak bir savunma sistemi olmadan, insanın yaşamını sürdürmesi mümkün değildir. Bu da savunma sisteminin bir bütün olarak, eksiksiz, ilk insandan bu yana var olması gerektiğinin açık bir ispatıdır. Bu durumda evrim teorisinin iddia ettiği gibi, böyle bir sistemin uzun bir zaman dilimi içinde aşama aşama gelişmiş olması söz konusu olamaz. Çünkü savunma sistemi olmayan veya tam olarak görevlerini yerine getirmeyen bir insan, bu örnekte görüldüğü gibi kısa bir süre içinde ölecektir.

İnsan Mucizesinin Sırları Çözülemiyor

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi modern bilimin tüm teknolojik imkanları SARS virüsünü tanımlamaya yetmezken, insan vücudundaki bağışıklık sistemi sayısız virüs ve bakteri ile ilk insandan bu yana başarı ile mücadele etmektedir.

Vücudumuzda her an işleyen sayısız mucizevi sistemlerin biri ya da birkaçı hakkında bilgi sahibi olduğu halde bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını inkar eden ve herşeyin rastlantılar sonucu ortaya çıktığını iddia eden bir kimse, aslında yaklaşık 1400 yıl önce Kuran'da tanımlanmış bir kategoriye mensup olduğunun farkında değildir. Allah bu tür insanların, algı ve kavrayışlarındaki eksiklik nedeniyle açık ve net gerçekleri göremediklerini Kuran'da bildirmiştir:

"... Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler..." (Araf Suresi, 179)

Hatta bu durumdan kendilerinin de haberdar olduğunu Allah birçok ayetinde belirtmiştir:

"Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır..." (Fussilet Suresi, 5)

Gerçekler Kasıtlı Olarak Gizlenmeye Çalışılıyor

İnkar edenlerin bir kesimi de kastedilen gerçeği tüm çıplaklığıyla görür ancak, kasıtlı olarak bunu gizlemeye çalışır. Evrimle ilgili bu kadar çok senaryo hazırlanmasının altındaki sebep de aslında budur. Çünkü Allah'ın varlığı ve büyüklüğü kabul edildiği takdirde, O'na boyun eğmeleri gerekecektir ki bu, kibirli kimseler için çok zordur. Allah'a karşı cahilce bir büyüklenme içerisinde olan bu insanların durumu da Kuran'da açıkça ifade edilmiştir:

"Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler..." (Neml Suresi, 14)

Bugün tüm bilim dallarında yapılan çalışmalar, yerde ve gökte var olan canlı cansız tüm varlıkların ancak sonsuz akla, bilgiye ve kudrete sahip üstün ve güçlü bir Yaratıcı tarafından var edildiklerini göstermiştir. Kuşkusuz bu gerçeği görmek ve evrim gibi uydurma teorilerin gerçek dışılığını anlamak için, bilimin ve teknolojinin bu derece gelişmiş olması da gerekmez. İster ilk çağlarda, ister Ortaçağda, dünya tarihinin hangi döneminde olursa olsun, temiz bir akla ve vicdana sahip olan herkes için Allah, tüm evrende kendi varlığının ve yaratışının delillerini sergilemiştir:

"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Bakara Suresi, 164)

http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/1097

mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

Hastalıkların Tedavisinde Duanın Önemi

ABD'de yayınlanan ünlü haber dergisi Newsweek, 10 Kasım 2003 sayısında "Allah ve Sağlık" başlığı altında dinin iyileştirici etkisini kapak konusu yaptı. Allah inancının insanın moralini yükseltip hastalıktan daha kolay kurtulmasını sağladığına değinilen makalede, bilimin de inançlı insanların hastalıkları daha kolay ve çabuk atlattığına inanmaya başladığını bildirdi.

"Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek" anlamlarına gelen dua, Kuran'a göre "insanın samimi bir şekilde Allah'a yönelmesi, O'na muhtaç bir varlık olduğunun bilinci ile sonsuz güç sahibi, Rahman ve Rahim olan Allah'tan yardım dilemesi"dir. Hastalık anları da insanın bu acizliğini daha net hissettiği, Allah'a yakınlaştığı anlardan biridir. Ayrıca hastalıklar Allah'ın takdiriyle gerçekleşen çok hikmetli bir imtihan, dünya hayatının geçici ve kusurlu olduğunu hatırlatan bir uyarı, sabreden ve tevekkül edenler için ahirette bir ecir kaynağıdır.

Allah bir ayette duaya şöyle dikkat çekmektedir:

"Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir." (Mümin Suresi, 60)
Genellikle iman etmeyen kimseler, bir hastalık durumuyla karşı karşıya kaldıklarında, kendilerini iyileştirecek olanın, doktorlar, ilaç veya hastanenin üstün teknolojik imkanları olduğunu düşünürler. Sağlıklıyken vücutlarındaki sistemi çalıştıranın, hastalandıklarında şifa verenin, gerekli ilacı, doktoru var edenin Allah olduğunu çoğu zaman düşünmezler. Pek çok kişi de ancak doktor ve ilaçların yetersiz kaldığına kanaat getirince, Allah'a yönelir. Böyle bir durumdaki kişi, içinde bulunduğu zor durumdan onu ancak Allah'ın kurtarabileceğini anlayarak, yalnızca Allah'tan yardım diler. Halbuki insanın sağlıklıyken ya da bir zorluk, sıkıntı içinde olmadığında da dua etmesi, Allah'ın kendisine verdiği rahatlık, sağlık ve diğer tüm nimetler için şükretmesi gerekir.

Fiili Olarak Çaba Sarf Etmek
Sözlü duanın yanı sıra kişinin fiili dua olarak çaba sarf etmesi de son derece önemlidir. Fiili dua, kişinin herhangi bir isteğine ulaşmak için elinden gelen herşeyi yapmasıdır. Örneğin hasta bir kişinin sözlü duanın yanı sıra mutlaka uzman bir doktora başvurması, kendisi için faydalı ilaçları kullanması, gerekli ise hastanede tedavi görmesi, hassas bir bakım altında olması da gerekebilir. Çünkü Allah dünyada meydana gelen tüm olayları belli sebeplere bağlamıştır. Dünyadaki ve evrendeki herşey Allah'ın koyduğu kanun ve kurallara göre işler. Dolayısıyla kişinin de bu sebeplere uygun olarak gerekli tedbirleri alması, ancak bunları etkili kılacak olanın Allah olduğunu bilerek, tevekkül, teslimiyet ve sabırla sonucunu Allah'tan beklemesi gerekir.

İmanın ve duanın hastaların üzerindeki olumlu etkisi ve tedavi sürecini hızlandırması, doktorların da dikkatlerini çeken, tavsiye olarak dile getirdikleri bir konudur.

Duanın İyileştirici Etkisine Örnekler
ABD'de yayınlanan ünlü haber dergisi Newsweek, 10 Kasım 2003 sayısında "Allah ve Sağlık" başlığı altında dinin iyileştirici etkisini kapak konusu yaptı. Allah inancının insanın moralini yükseltip hastalıktan daha kolay kurtulmasını sağladığına değinilen makalede, bilimin de inançlı insanların hastalıkları daha kolay ve çabuk atlattığına inanmaya başladığını bildirdi. Newsweek'in anketine göre, insanların %72'si dua ederek hastalıktan daha çabuk kurtulduklarına, duanın iyileşmeyi kolaylaştırdığına inanmaktadırlar. ABD ve İngiltere'de yapılan araştırmalarda da, hastalar için dua etmenin, hastaların rahatsızlık belirtilerini azalttığı ve iyileşme sürecini hızlandırdığı sonucu elde edilmiştir. Michigan Üniversitesi'nin araştırmasına göre, dindarlarda depresyon ve stres daha az görülürken, Chicago'daki Rush Üniversitesi'nin araştırmasına göre, düzenli olarak ibadet ve dua edenlerin erken ölüm oranının, yüzde 25 daha az olduğu tespit edilmiştir.
Duke Üniversitesi'nin anjiyo operasyonu geçiren 750 hasta üzerinde yaptığı bir başka araştırmada da, "duanın iyileştirici gücü" bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Dua okuyan kalp hastalarının, ameliyattan sonraki birkaç yıl içinde ölüm oranlarının yüzde 30 oranında azaldığı tespit edilmiştir.
"Kullarım Beni sana soracak olursa,muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar." (Bakara Suresi, 186)

http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/5241


mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

Parkinson

20. yüzyıl başlarında, 60 yaş ve üstü nüfus toplam dünya nüfusunun yüzde 4 ' ünü oluştururken, yüzyılımızda bu oranın yüzde 17 ' leri bulacağı tahmin edilmektedir. Günümüzde, ortalama insan ömrünün artmasına paralel olarak ileri yaşlara özgü hastalıklar olan, nörodejeneratif yani sinir hücrelerindeki tahribatlarla ilgili hastalıklar grubunda bir artış gözlemlenmektedir. İnsan beynindeki ufacık bir hasarın sebep olduğu bu hastalıklar, beynimizin mucizevi özelliklerine bir kez daha dikkat çekmektedir.

Şimdi bu hastalıkların en önemlilerinden biri olan Parkinson hastalığına kısaca göz atalım:

Yaşlılık döneminde ortaya çıkan Parkinson hastalığı, hareketlerde yavaşlama, istirahat halinde ellerde ve daha nadiren de olsa ayaklarda titreme, kaslarda sertlik ve denge bozukluğu şeklinde ortaya çıkan bir hastalıktır. İlerleyici bir hareket bozukluğuna neden olan Parkinson, 50 yaşın üzerinde başlar ve görülme sıklığı yaşa paralel olarak artar. Parkinsonizm adı altında toplanan belirtiler beyinde substansiya nigra denilen özel sinir hücrelerinin iyi işlev görememesinden ileri gelir.

Beynimiz Hareketlerimizi Nasıl Kontrol Ediyor?

Vücudumuzu hareket ettirirken bunu nasıl başardığımızı hiç düşünmeyiz. Sadece isteriz ve hareket gerçekleşir. Parkinson hastalığını daha iyi anlayabilmek için beynimizin vücut hareketlerimizi nasıl kontrol ettiğini bilmek gerekir.
Beynimizin farklı bölgeleri farklı hareketlerimizi düzenler. Örneğin yürümek için, beyin öncelikle vücudun ihtiyacı olan pozisyonla ilgili bütün bilgileri toplamalıdır. Bir yerde oturuyor musunuz, uzanıyor musunuz veya yürümeye hazır bir biçimde ayakta mısınız? Ayaklarınız neredeler? Dengeniz yerinde mi? Daha sonra beyin, bu bilgilere, nereye doğru yürüyeceğiniz bilgisini eklemek zorundadır. Bu sırada önemli bir soru da cevaplanmalıdır. Gözleriniz beyninize ne söylemektedir? Boş bir alanda mı yürüyeceksiniz, merdiven mi çıkacaksınız yoksa kalabalık bir caddede mi yürüyeceksiniz? Ya ayaklarınız beyne hangi bilgileri iletmektedir? Basacağınız zemin, yürümesi kolay bir yer midir yoksa dengenizi kaybetmenize yol açacak engebelere mi sahiptir?

İşte bütün bu bilgiler beynin korpüs stratium adlı, vücudun hareketlerini kontrol eden bir merkez bölgesinde toplanır. Korpüs stratium denge ve uyumla ilgili emirleri göndermek için beynin diğer bölgeleriyle birlikte hareket eder. Beynin vücuda verdiği hareket emirleri beyinden belkemiğine sinir ağları sayesinde ulaştırılır. Sinir hücreleri bilgileri aktarmak için hücrelerarası mesaj taşıyıcılar kullanırlar. Böylece düşüncelerimiz hareketlere çevrilir.

Bu mesaj taşıyıcıların en önemlisi beyinde üretilen dopamindir. Dopamin, hareketlerimizi ve dengemizi kontrol eden ana maddedir. Eğer özel sinir hücreleri hasara uğrar ya da azalırsa, dopamin üretip depolayamazlar ve beyinde dopamin eksilir. Bu eksiklik ciddi boyutta olduğunda Parkinson belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Beynimizdeki bu hücrelerinin neden yaşlanmaya paralel olarak azalmaya başladığı bilim adamlarınca henüz çözülememiştir. İşte beynimizdeki ufacık bir hücrenin görevini yerine getirememesi sonucu, tüm hareketlerimizi ve yaşamımızı etkileyen bu önemli hastalık, Parkinson ortaya çıkmaktadır.

Vücudu Kontrol Eden Mucizevi Merkez: Beyin

İnsan bedeni, büyük bir şehir gibidir; içinde ulaşım yolları, binalar, fabrikalar, alt yapı sistemleri, en üstün teknolojiye sahip cihazlar, kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde şuur gösteren elemanlar yani hücreler, hormonlar, salgı bezleri gibi tam teçhizatlı askerler mevcuttur. Üstelik bu şehir, kendisi de aslında yalnızca bir et yığını olan, sinir hücrelerinden oluşmuş küçük bir beyin tarafından yönetilmektedir. Öyle ki beyinde yani merkezde meydana gelecek en ufak bir hasar bütün bu koca şehri alt üst edebilmektedir.

Peki ıslak ve gri bir et görünümü dışında bir özelliği görünmeyen, basit protein ve yağ moleküllerinden oluşan beyin, bu mucizevi işlemleri nasıl gerçekleştirir? Bizler beynimizin karmaşık tasarımı hakkında bir şey bilmezken ve her saniye gerçekleştirilen on binlerce işlemden habersizken, beynimizde olup bitenler nasıl kontrol edilir? Beyni oluşturan nöronlar şuursuz atomlardan meydana gelirler. Şuursuz atomlar bir araya gelip vücudun hareket edebilmesi için gereken maddenin ne olduğuna nasıl karar verirler?

Diyelim ki bu maddenin ne olduğunu buldular, peki onu nasıl üretebilirler? Bu soruların cevabı bir yaratılış mucizesini gözler önüne sermektedir. Etten yapılma bir organın böyle mükemmel işlemleri gerçekleştirebilmesi çok büyük bir mucizedir.
Hastalıklar Dünya Hayatının Gerçeğini Bize Hatırlatıyor

Parkinson hastalığı gibi hastalıklar bizlere beynimizin mucizevi özelliklerini düşündürdükleri gibi, yaşlılıkla insanın ne kadar aciz bir duruma geldiğini de hatırlatmaktadırlar.
Yaratılmış tüm varlıklar içerisinde, zihinsel fonksiyonlarıyla insanın üstünlüğü tartışmasız bir gerçektir. Ancak tüm bu üstünlüklerin aksine, insan korunmaya muhtaç bir bedene sahiptir.

Mikroskopla görülebilecek küçüklükte bakteriler ya da Parkinson hastalığında görüldüğü gibi, minicik bir hücrenin ürettiği maddedeki eksilmeler bu bedene büyük zararlar verebilmektedir. İnsan bedeni zaman ilerledikçe yıpranmakta, yaşlanmakta ve fonksiyonlarını yavaş yavaş yerine getirememeye başlamaktadır. Parkinson da, yaşlılıkta yaşanan bu acizliği hissettiren bir hastalıktır. (Harun Yahya, Dünya Hayatının Gerçeği)

İşte Allah, insanlara dünya hayatının geçiciliğini göstermek için yaşlılığı ve yaşlılıkla birlikte ortaya çıkan hastalıkları özel olarak yaratmıştır. Her insan bu dünyada ne yaparsa yapsın, gerçek bir tatmine ulaşamaz ve yaşlılıkla mutlaka bir gün karşılaşır. Bunu fark eden insan kendi acizliği karşısında Yaratıcımız olan Allah'ın üstünlüğünü ve yüceliğini kavramalı ve yaşamını O ' nu razı edecek davranışlarla geçirmelidir.

"Allah ise Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır. Hamid (övülmeye layık)tır." (Fatır Suresi, 15)

mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

EVRENİN İHTİŞAMLI BÜYÜKLÜĞÜ


Güneş Sistemi'nin yapısı, her türlü ayrıntısıyla birlikte canlılar için özel bir tasarıma sahiptir. Bir başka deyişle, evrenin fiziksel yasaları gibi Dünya'nın uzaydaki konumu da, bu evrenin insan yaşamı için tasarlanmış olduğunu gösteren kanıtlar içermektedir. Yapılan tüm araştırmalar, bu kusursuz düzeni ve tasarımı sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Allah'ın yarattığını tasdik etmektedir.

"Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz." (Zariyat Suresi, 47)

Kainatta kusursuz bir düzen bulunmaktadır. Bu kusursuz düzen içinde Güneş Sistemi çok küçük bir yer tutmaktadır. Ancak kainata göre bir nokta tanesi kadar küçük olan bu sistem, bize göre çok büyüktür. Güneş Sistemi'nin büyüklüğünü biraz daha detaylı düşünelim.



Uçsuz bucaksız evren

Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta-küçük bir yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden oluşur. Dünya, sistemde Güneş'e en yakın üçüncü gezegendir. Güneş'in çapı, Dünya'nın çapının 103 katı kadardır. Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi'ne oranla oldukça mütevazidir. Çünkü Samanyolu Galaksisi'nin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır. Spiral şeklindeki bu galaksinin kollarının birisinde, bizim Güneşimiz yer almaktadır.

Ancak ilginç olan, Samanyolu Galaksisi'nin de uzayın geneli düşünüldüğünde çok "küçük" bir yer oluşudur. Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar kadar!... George Greenstein, bu akıl almaz büyüklükle ilgili, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında şöyle yazar:

"Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan "ben" olmazdım... Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır." (George Greenstein, The Symbiotic Universe)

Greenstein, bunun nedenini de açıklar; uzaydaki büyük boşluklar, bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına uygun biçimde şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya'nın, uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla dolu oluşudur.
Kısacası evrendeki gök cisimlerinin dağılımı, kusursuz düzen ve denge insanın yaşamı için tam olması gereken yapıdadır. Dev boşluklar, amaçsız yere ortaya çıkmamışlardır; amaçlı bir yaratılışın sonucudurlar. (http://www.evreninyaratilisi.com/)



Güneş sistemi

Evrendeki düzenliliği en açık olarak gözlemlediğimiz alanlardan biri de, Dünyamızın içinde bulunduğu Güneş Sistemi'dir. Güneş Sistemi'nde 9 ayrı gezegen ve bu gezegenlere bağlı 54 ayrı uydu yer alır. Bu gezegenler, Güneş'e olan yakınlıklarına göre; Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Neptün, Uranüs ve Pluton'dur. Bu gezegenlerin ve 54 uydularının içinde yaşama uygun bir yüzey ve atmosfere sahip olan yegane gök cismi ise Dünya'dır.

Güneş Sistemi'nin yapısını incelediğimizde, yine büyük bir denge ile karşılaşırız. Gezegenleri dondurucu soğukluktaki dış uzaya savrulmaktan koruyan etki, Güneş'in "çekim gücü" ile gezegenin "merkez-kaç kuvveti" arasındaki dengedir. Güneş sahip olduğu büyük çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri çeker, onlar da dönmelerinin verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulurlar. Ama eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla Güneş'e doğru çekilirler ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı.

Bunun tersi de mümkündür. Eğer gezegenler daha hızlı dönseler, bu sefer de Güneş'in gücü onları tutmaya yetmeyecek ve gezegenler dış uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas olan bu denge kurulmuştur ve sistem bu dengeyi koruduğu için devam etmektedir.

Güneş Sistemi'ndeki olağanüstü hassas dengeyi keşfeden Kepler, Galilei gibi astronomlar ise, bu sistemin çok açık bir tasarımı gösterdiğini ve Allah'ın evrene olan hakimiyetinin ispatı olduğunu belirtmişlerdir. Güneş Sistemi'nin yapısı hakkında önemli keşiflerde bulunan -ve "yaşamış en büyük bilim adamı" sayılan- Isaac Newton ise şöyle yazmıştır:

"Güneş'ten, gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan oluşan bu çok hassas sistem, sadece akıl ve güç sahibi bir Varlık'ın amacından ve hakimiyetinden kaynaklanabilir... O, bunların hepsini yönetmektedir ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O'na, "Üstün Kuvvet Sahibi Rab" denir." (Michael A. Corey, God and the New Cosmology)

http://www.fikiryazilari.net/yaratilis_delilleri/yaratilis_delilleri_66.html

mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir

DÜNYA'NIN YERİ



Üzerinde yaşadığımız Dünya gezegeninin, Güneş Sistemi'ndeki ve genel olarak uzay içindeki yeri, Allah'ın yaratışındaki kusursuzluğu gösteren delillerden biridir. Son astronomik bulgular, sistemdeki diğer gezegenlerin varlığının, Dünya'nın güvenliği ve yörüngesi için büyük önem taşıdığını göstermiştir. Jüpiter'in konumu buna bir örnektir. Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter, varlığıyla aslında Dünya'nın dengesini sağlamaktadır. Astrofizik hesaplamalar, Jüpiter'in bulunduğu yörüngedeki varlığının, Dünya gibi sistemdeki diğer gezegenlerin yörüngelerinin de istikrarlı olmasını sağladığını ortaya çıkarmıştır. Jüpiter'in Dünya'yı koruyucu ikinci bir işlevini ise, gezegen bilimci George Wetherill "Jüpiter Ne Kadar Özel" adlı bir makalede şöyle açıklar:

Jüpiter'in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir gezegen var olmasaydı, Dünya, gezegenler arası boşlukta gezinen meteorlara ve kuyrukluyıldızlara yaklaşık bin kat daha fazla hedef olurdu... Eğer Jüpiter olduğu yerde olmasaydı, şu anda biz de Güneş Sistemi'nin kökenini araştırmak için var olamazdık. (G.W. Wetherill, "How Special is Jupiter?", Nature, vol. 373, 1995, s. 470)


Kısacası Güneş Sistemi'nin yapısı, her türlü ayrıntısıyla birlikte canlılar için özel ve kusursuz bir tasarıma sahiptir. Bir başka deyişle, evrenin fiziksel yasaları gibi Dünya'nın uzaydaki konumu da, bu evrenin insan yaşamı için özel tasarlanmış olduğunu gösteren kanıtlar içermektedir. Yapılan tüm araştırmalar bu kusursuz düzenin ve tasarımın sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Allah'ın eşsiz yaratma sanatının bir delili olduğunu tasdik etmektedir.



Kimi insanların bunu kavrayamamalarının nedeni ise samimi ve ön yargısız bir biçimde düşünememeleridir. Oysa samimi olarak düşünen her akıl sahibi insan, evrende herşeyin bir amaç üzerine yaratıldığını anlar. Allah her varlığın bir yaratılış amacının olduğunu şöyle haber vermektedir:

"Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır..." (Sad Suresi, 27)

Bu derin kavrayışı Allah başka ayetlerinde de şöyle tarif etmiştir:

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten deliller vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 190-191)

"Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, herşeyi bilendir."(Bakara Suresi, 29)


http://www.fikiryazilari.net/yaratilis_delilleri/yaratilis_delilleri_97.html


mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir