Yükleniyor...

Adnan Oktar Canlı Yayında (17 Aralık 2009)





mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Türk-İslam Birliği'nde Önemli Adım: Türkiye-Suriye Arası Vizeler Kalktı


Sayın Adnan Oktar yaklaşık 30 yıldır Türk İslam Birliği idealinin gerçekleşmesi için büyük bir fikri mücadele vermektedir. Özellikle son yıllarda bu konuyla ilgili ilmi çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Hem ülkemizde hem de Türk İslam dünyasında birlik, beraberlik, dayanışma ve işbirliği bilincinin güçlenmesi için yaptığı çağrılarla ve açıklamalarla öncülük eden Sayın Adnan Oktar, Türk İslam Birliği'nin çok yakın gelecekte kurulacağını müjdelemektedir. Gerçekten de, özellikle son dönemde yaşanan gelişmeler, aynen Sayın Adnan Oktar'ın tarif ettiği şekilde, Türk İslam Birliği'ne adım adım yaklaştığımızı gözler önüne sermektedir. Geçtiğimiz Ekim ayında Türkiye-Suriye arasında vizelerin kaldırılması ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gün geçtikçe daha da iyileşmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri olmuştur. Sayın Adnan Oktar bu konuyu bir röportajında uzun süre önce şöyle dile getirmiştir:

“… Pasaport ve vize kalkması Bakanlar Kurulu’nun bir toplantısındaki bir karara bağlıdır. Bu ne demektir, “Türk İslam Birliği” demektir. Yani “Türk devletlerine ve İslam devletlerine pasaportu ve vize zorunluluğunu kaldırdık” dediğinde hükümet konu biter. Türk İslam Birliği kurulmuştur. Onlar için de aynı kararların alınması gerekiyor. Bundan sonra bu konu bitmiştir bu kadar. Ama bu asıl gönüllerde olacak birliktir. Bu resmi zorlamalara, resmi baskılara ihtiyacı olan bir birlik değildir. Yani resmi baskıyla sevgi oluşmaz, muhabbet oluşmaz. Resmiyet dışında oluşması lazımdır. Coşkun bir muhabbet vardır. BASARSIN GİDERSIN BURADAN SURİYE’YE. SINIR KAPISI DİYE BIR ŞEY YOK, KAPI SONUNA KADAR AÇIKTIR. Malı yüklersin, götürürsün istediğin gibi satarsın Şam’da. Onlar getirirler İstanbul’a getirip satarlar.” (Sayın Adnan Oktar’ın 21 Kasım 2008 tarihli MPL TVröportajından)

Türkiye’den Tarihi Adım

Türkiye ve Suriye tarihi bir ortaklığa adım attı ve iki ülke arasındaki geçiş vizeleri kaldırıldı. Halep'te bir konuşma yapan Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu 13 Ekim tarihini “Vize Bayramı” ilan ederken şu açıklamalarda bulundu:

“İkili ilişkilerimizde yeni Altın Çağ başlıyor. Suni şekilde inşa edilmiş sınırları kaldırıp ortak bir havzanın insanları oluyoruz. Ekonomik işbirliğini ekonomik entegrasyona çeviriyoruz. Umarız bu ilişkiler tüm komşularımıza örnek olur.”Hürriyet Gazetesi

Suriye Camisinde Türkler İçin Dua


Din alimi El Buti, Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkinin din ahlakına dayandığını söyledi.

Suriye'nin en büyük âlimlerinden biri olarak kabul edilen Ramazan El Buti, Devlet Başkanı Esad'ın gerçekleştirdiği ziyaretin Türkiye ile Suriye arasındaki kaynaşma, ya-kınlaşma ve işbirliğini temsil ettiğini belirterek,
“Bu yakınlaşma, işbirliği ve kaynaşma, Cenab-ı Allah'ın bize lütfettiği bir hediyedir. Bu hediye için Cenab-ı Allah'a şükretmemiz lazım.” dedi. İki ülke arasındaki ilişkilerin sağlam bir temele dayandığını ifade eden Buti, “Bu yakınlaşma geçici çıkarlardan kaynaklanmıyor. Eğer öyle olsaydı bu çıkarlar bittiğinde birliktelik başladıktan sonra şiddetlenip ardından soğuyacaktı. Türkiye ile Suriye arasındaki yakınlaşma ortak sağlam ahlak temellerine dayanıyor.” şeklinde konuştu. Buti, duasında Türkiye'ye ayrı bir yer ayırarak Türk ve Suriye halkına da dua etti. Risale Haber

Arap Basını: “Osmanlılar Suriye’de Geri Döndü”


Londra'dan yayımlanan El-Kudsu'l Arabi gazetesinde yer alan habere göre
“Suriye’ye Geri Gelen Osmanlılar” başlığı altında şu ifadelere yer veriliyor:

“Geçtiğimiz günler içinde gerçekleşip iki ülke arasında stratejik anlaşmaya varılması ile sonuçlanan Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın Türkiye gezisi, İran, Suriye ve Türkiye arasında bölgenin çehresini değiştirebilecek yeni bir siyasi, ekonomik ittifakın çekirdeğini oluşturdu. Suriye-Türkiye ittifakı, siyasi ve iktisadi alanlarda stratejik ortaklığı, iki ülke vatandaşlarına vize uygulamasının kaldırılmasını ve yaklaşık yüz yıl önce İstanbul ile Hicaz'daki kutsal mekanları birbirine bağlayan eski Hac demiryolunun tekrar hayata geçirilmesini kapsıyor. Zira bu yol, 2012 yılında kullanıma hazır olacak.” TimeTürk

Finlandiya Dışişleri Enstitüsü’nden Araştırmacı Igor Torbakov:“Türkiye Bölgesel Güç mü Oluyor?”


Torbakov,
“Yeni Bir Stratejik Kimlik Arayışı: Türkiye Bağımsız Bir Bölgesel Güç mü Oluyor?” başlıklı rapor hazırladı. Raporda Türkiye hakkında önemli ifade-ler yer alıyor. Türkiye’nin gittikçe bağımsızlaşan ve bölgesel güç olmaya yönelik çalışmalarının bulunduğunun anlatıldığı raporda, Türkiye’nin dış politikasındaki hareketliliğin getirilerinden bahsedilmiş. Umran Dergisi

Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili: “Türkiye, bölgedeki en büyük müttefikimiz”


Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili iki ülke ilişkilerinin gelişmesine sağladığı katkılardan dolayı, Türkiye'nin Tiflis Büyükelçisi Ertan Tezgör'ü Gürcistan'ın Şeref Madalyası ile ödüllendirdi. İki ülke ilişkilerinin arttığına değinen Başkan Saakaşvili,
“Türkiye, Gürcistan'ın bölgedeki en başlıca müttefiki! İki ülke arasında güçlü siyasi ortaklık ilişkileri var. Gürcistan ve Türkiye arasında serbest ticaret rejimi faaliyet gösteriyor ve son yıllarda ikili ticari hacmi birkaç kat arttı” dedi.

Gürcistan lideri Saakaşvili, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşmede ise, “barışın en güçlü savunucusu, pozitif bölgesel güç” olarak tanımladığı Türkiye ile ilgili şu açıklamalarda bulundu:

“Türkiye'nin eskiden egemen olduğu ülkelere karşı şimdi izlediği politika örnek alınmalıdır. Türkiye bu ülkeler üzerinde klasik anlamda kaba güçle bir üstünlük kurmuyor. O ülkeleri kucaklayan, onlara kendilerini rahat hissettiren, geleceğe ve kalkınmaya birlikte inşa etme fikri aşılayan ve o halklarda da kendisine minnettarlık hissi yaratan bir yaklaşım bu” Haber7, Akşam Gazetesi

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: “Yeni Düzenin Öncüsü Türkiye Olacak!”


Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türkiye'nin kendisini ve bölgesini ilgilendiren dünya meselelerinde
“düzen kurucu, öncü rol oynaması gerektiğini” ve dış aktörlerin de Türkiye'nin bu rolünü benimsediğini açıkladı. Davutoğlu, “Yeni düzenin öncülüğünü biz yapacağız” dedi.

“Türkiye düzen kurucu olmalı ve gerek Ortadoğu’da gerek Kafkaslar’da yeni bir düzen kurulmalı” diyen Davutoğlu sözlerine şu şekilde devam etti;

“Düzeni kurarken biz aktif rol almak istiyoruz. Türkiyesiz bir düzen kurulamaz. Dış aktörler bile Türkiye'nin düzen kurucu rolünü benimsiyor. Kimseyi dışlamayan, empoze etmeyen katılımcı bir düzen bizim dediğimiz. İşte Ermenistan örneği. En katı görünen ülkelerle dahi ilişkileri normalleştiriyoruz. Mısır gibi sizi rakip gibi gören ülkeyle oturup Ortadoğu'da neler yapabileceğimizi tartışıyoruz. Irak'a komşu ülkeler toplantısı, Suriye-İsrail görüşmeleri, Lübnan'da hükümetin kurulması için gösterilen çaba, Irak'ta Sünnilerin demokratik sürece dahil edilmesi düzen hamleleridir. Bugün geliş amacımız Gürcü-Abhaz meselesi de hallolursa o da düzen hamlesidir.” Akşam Gazetesi

Bu makale,
İlmi Mercek Dergisi 65. sayı (Kasım 2009) 22. sayfada yayınlanmıştır.


mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

İmam Rabbani'den Günümüze Hikmetli Mesajlar: Dedikodu Yapmaktan Sakınmanın Önemi


Dedikodu, sevgi, şefkat ve merhameti azaltan bir kötü ahlak özelliğidir. Yüce Allah Kuran'da, müminleri bu davranıştan kesin olarak men etmiştir. Bu nedenle müminler dedikodu yapmaktan titizlikle sakınırlar. Ancak din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda en yaygın olarak görülen karakter bozukluklarından biri dedikodudur. Bu gibi toplumlardaki din ahlakından uzak insanlar, vakitleri ya da imkanları olmasa dahi dedikodu yapabilmek için mutlaka bir fırsat bulurlar.

Kişinin duyduğunda hoşlanmayacağı hiçbir konuşmayı arkasından yapmanın doğru olmadığını her insan bilir. Hiç kimse -dedikodu yapan kişi de dahil- bunun aksini savunmaz. Çünkü gerçekten eleştirilmesi gereken bir konu varsa ve bu konu o kişiye yardımcı olmak amacıyla konuşuluyorsa, yapılacak en doğru hareket, bu durumu ilgili kişiye bildirmektir. Yoksa herkesle durum değerlendirmesi yapıp, kınanan kişinin durumdan haberdar edilmemesinin altında iyi bir niyet ve akılcı bir amaç yattığı söylenemez. Nitekim dedikodunun sebebiyet verdiği en önemli sonuçlardan biri, insanlar arasında dedikoduyla düşmanlık tohumlarının serpilmesidir. Dedikodu kini, öfkeyi ve nefreti alevlendirir. Çok küçük konular dedikodu yüzünden önlenemez problemlerin, tartışmaların, kavgaların ortaya çıkmasına neden olur. Hatta gazetelerde çoğu kez, dedikodu yüzünden yuvaların yıkıldığına, ortaklıkların bozulduğuna, dahası cinayetlerin işlendiğine dair haberlere tanık oluruz.

Değerli İslam alimi İmam Rabbani
“Alçakların sözlerine iyi veyâ kötü karşılıkta bulunmamak dahâ iyidir. Yalanın sonu gelmez. Onların birbirini tutmayan sözleri, kendilerini rezîl etmeğe yetişir. Allah-ü Teâlâ'nın aydınlatmadığı kimseye, kimse ışık veremez. Siz, verilen vazîfeyi yapmağa bakınız! Başka şeyleri görmezlikten geliniz!” (Mektubat, 204. Mektup) sözleriyle câhillerin dedikodu yapmalarına üzülmemek ve onlara uymamak gerektiği konusunda müminleri uyarmaktadır.

Unutmamak gerekir ki dedikodu yapmak, tek başına çok kötü bir ahlak özelliği olduğu gibi aynı zamanda da insanların vakitlerinin boş ve amaçsız geçmesine de sebep olmaktadır. Oysa sonsuz hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, Kuran'da dedikoduyu yasakladığı gibi, boş vakit geçirmeyi de yasaklamıştır. Yüce Allah'a samimi olarak inanan kişi, dedikodu yapmadığı ve dedikodu yapan kişiyi dinlemediği gibi, boş veya yararsız olan tek bir söz duyduğunda dahi o ortamdan en güzel bir tarzda uzaklaşır. Rabbimiz bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:

"Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir." (Furkan Suresi, 72)

Bu makale,
İlmi Araştırma Dergisi 65. sayı (Kasım 2009) 56. sayfada yayınlanmıştır.


mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Adnan Oktar Canlı Yayında (16 Aralık 2009)




mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Adnan Oktar Canlı Yayında (15 Aralık 2009)





mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Gerçek Dost, Kulları İçin Hep Güzellik İsteyen Allah'tır


Kulları için bir imtihan ortamı olarak dünya hayatını yaratan Allah, onlar için sayısız nimetler bahşetmiştir. İhtiyacı olacak veya seveceği her türlü koşul daha insan var olmadan önce kendisi için hazırlanmıştır. Soluyacağı tertemiz hava, gökyüzünde uçan birbirinden güzel kuşlar, sayısız çeşitlilik ve güzellikteki bitkiler, son derece estetik çiçekler, eşsiz nimetler, sevdiği insanlar, kalpte coşku oluşturacak derecede sevimli ve güzel canlılar, kusursuz bir denge sistemi ve daha pek çok detayı Allah kendisi için var etmiştir.

İnsan, dünyaya geldiğinde ihtiyacı olan herşeyi hazır olarak bulur. Büyük bir konforla donatılmıştır. Herşey kendi boyutlarına ve yaşam koşullarına uygundur. Meyveler, yiyecekler, tüm dünya, içeriğindeki her ayrıntıyla tamamıyla insanın yaşam koşullarına uygundur. İnsanın ise bunları elde etmek için göstermesi gereken neredeyse hiçbir çaba olmamıştır. Mükemmel bir denge ve düzenle karşı karşıyadır. Tüm bunları en ince detayına kadar onun için Rabbimiz var etmiştir.

Bunların yanı sıra imtihan ortamı olan dünya hayatı için, kullarına kılavuz olmak üzere elçileri aracılığıyla içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı bir de Hak kitap indirmiştir. Kuran
“...Biz Kitap’ta hiç bir şeyi noksan bırakmadık...” (Enam Suresi, 38) ayetiyle bildirildiği üzere insanın ihtiyacı olan her konuyu içereninde bulduğu, Allah’ın rızasını kazanmanın yollarının apaçık anlatıldığı bir kitaptır. Herşeyi kendisi için en kapsamlı ayrıntılarla hazırlanmış olarak bulan insanın üzerine düşen ise Allah’ın emir ve tavsiyelerinin bulunduğu Kuran’a uygun bir ahlakla yaşamasıdır. Yalnızca Allah’a yönelmiş bir kul olarak, hayatını, kendisi için sonsuz aklıyla en güzel detayları yaratmış olan gerçek dostunun, velisinin yani Yüce Allah’ın rızasına uygun olarak şekillendirmesidir. Sevilme-ye, anılmaya, yüceltilmeye, güvenilmeye, gerçek bir dost olarak yönelinmeye tek layık olan, insana herşeyi daha kendisi bile bunlardan haberdar değilken bahşeden Allah’tır.

Allah’ın tek dostu olduğunu bilen, O’nun gücüne ve kudretine sığınmış, O’nun üstün aklına ve rahmetine güvenen bir insanın, tek vekili de Yüce Allah’tır. Kendisi hiçbir şey değil iken onu yaratan, nimetlerle her yerden çepeçevre sarıp kuşatan Allah’a gereği gibi teslimiyet göstermek imanın en temel özelliklerindendir.

Sürekli sonsuz güzel ahlakıyla hayırlar yaratan Allah’tan başka, insanın vekil edinebileceği hiçbir dostu yoktur. Dolayısıyla Kuran ahlakına uygun yaşayan bir Müslümanın hayatı boyunca tevekkül edeceği tek varlık Yüce Allah’tır. Allah,
“Allah’a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.” (Ahzap Suresi, 3) diye buyurmuştur.

Bu makale,
İlmi Mercek Dergisi 65. sayı (Kasım 2009) 31. sayfada yayınlanmıştır.


mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Adnan Oktar Canlı Yayında (14 Aralık 2009)





mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Adnan Oktar Canlı Yayında (13 Aralık 2009)




mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Bav Davası'nda Bozma Gerçekleri (10)


BAV DAVASI’NDA BOZMA GEREKÇELERİ (10)

Kamuoyunda Bilim Araştırma Vakfı Davası olarak bilinen dava hakkında Yerel Mahkeme tarafından karar verilmiş bulunup, dosya şu an itibariyle temyiz incelemesi amacıyla Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin huzurunda bulunmaktadır. Dosyada yer alan bozma gerekçelerinden bazıları şunlardır:

DİNİ İNANÇLARIN MAHKUMİYET SEBEBİ OLARAK

GÖSTERİLMESİ BOZMA GEREKÇESİDİR

BAV Davası’nda, sanıkların dini ibadetlerini farklı uyguladıkları iddia edilmiş ve bu iddia mahkumiyet kararına dayanak olarak gösterilmiştir.

Oysa ki bu iddia hiçbir şekilde doğru olmadığı gibi, herhangi bir suç da teşkil etmemektedir. Ulusal mevzuatımızda ibadet şekillerini tarif eden ve bunun dışındaki uygulamaları suç olarak kabul eden hiçbir düzenleme yoktur. Herkes, bir dine inanmakta veya inanmamakta, dini ibadet yapmakta veya yapmamakta kanun önünde özgürdür. Bu özgürlük Anayasa’nın güvencesi altındadır. Anayasamız’ın 24. maddesi “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” şeklindedir.

Kaldı ki BAV mensupları ve Sayın Adnan Oktar Sünni inanca sahiptirler. Sayın Adnan Oktar’ın kaleme almış olduğu eserler incelenecek olursa, kendisinin, Diyanet İşleri Başkanlığımız’ın esas aldığı “ehl-i sünnet” inancına bağlılığı açıkça ortaya çıkacaktır. Nitekim birçok İlahiyat profesörü Sayın Adnan Oktar’ın ehl-i sünnet inancında olduğuna dair bilimsel raporlar hazırlamışlardır. Bunlar dava dosyasında mevcuttur.

Konuyla ilgili Yargıtay kararları da dini inançların Anayasa tarafından korunduğunu göstermektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 1985/9-596 E., 1986/293 K. ve 26.05.1986 tarih sayılı içtihadı şöyledir:

Anayasanın 24. maddesinde din ve vicdan hürriyeti düzenlenmiştir... Kişinin dini inancını din sayıp saymama yetkisi devlete, onun herhangi bir organına tanınmamıştır... Kişinin dini inancı beğenilir veya beğenilmez, yerinde görülür veya görülmez. Ama bu İNANÇ KESİN OLARAK ANAYASANIN GÜVENCESİ ALTINDADIR.

Bu nedenle, Yerel Mahkemenin sanıkları dini inançlarından dolayı suçlaması ve sanıklara ceza verirken bu iddiayı mahkumiyet kararına gerekçe yapması BOZMA SEBEBİDİR.

SANIKLARA, DAVADAN İSTİFA EDEN AVUKATLARININ YERİNE MÜDAFİ

TAYİN ETME HAKKI TANINMAMIŞ OLMASI BOZMA NEDENİDİR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin (3c) fıkrası her sanığın avukat yardımından yararlanma hakkı olduğunu ifade etmektedir. İç hukukumuzda bu doğrultuda kurallar vardır.

Bu kural BAV Davası’nda çok ağır biçimde ihlal edilmiştir. Davanın 9.5.2008 tarihinde yapılan duruşmasında savunma avukatları mahkemeden savunmalarını hazırlamak için süre istemişlerdir. Mahkemenin bu talebi reddetmesi üzerine tüm avukatlar istifa etmişlerdir.

Avukatsız kalan sanıklar mahkemeden avukat talep etmişlerdir. Mahkeme bu talebi reddetmiş ve bunu tutanaklara geçirmiştir. Mahkeme avukatsız kalan sanıklara Baro’dan da herhangi bir avukat tayin etmemiştir. Davayı bu şekilde avukatsız olarak bitirmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ve Yargıtay Ceza Daireleri’nin bunun bir bozma nedeni olduğu yönünde çok miktarda kararı bulunmaktadır. Bunlardan, Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 2006/2036 E., 2008/1365 K. ve 06.03.2008 tarih sayılı içtihadı şöyledir:

CMK.nın 150.maddesi uyarınca ... talebi aranmaksızın zorunlu müdafii tayini sağlanıp müdafii huzuruyla hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden yargılamaya devamla yazılı şekilde karar verilmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanması, yasaya aykırı olduğundan ... BOZULMASINA...

Davanın her aşamasında avukat yardımından yararlanmak temel bir savunma hakkıdır. Yasanın emrettiği müdafi tutma hakkının tanınmaması CMK.nun 289/1h. maddesine göre bir BOZMA NEDENİDİR.

BAV DAVASI’NDA LEHE KANUN UYGULANMAMIŞTIR

Yasalarımıza göre, bir dava devam ederken davanın görüldüğü kanun maddesi yürürlükten kaldırılıp da yerine başka bir madde getirilirse, bunlardan sanığın daha lehine olan madde o davada uygulanır.

5237 sayılı TCK.nun 7. Maddesi:

“Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan yasa ile sonradan yürürlüğe giren yasaların hükümleri farklı ise failin lehine olan yasa uygulanır ve infaz olunur.”

BAV Davası sürerken 2005 yılında ceza kanunu değişmiştir. Eski kanunda çete suçunu düzenleyen 313. madde yerine yeni kanunda bu suç 220. maddede yeniden tanımlanmıştır.

BAV mensuplarına isnat edilen eski TCK 313. madde ile daha sonra yürürlüğe giren yeni TCK 220. madde kıyaslandığında, 313. maddenin lehe olduğu anlaşılmaktadır.

Ancak BAV Davası’nda lehe olan 313. madde değil, aleyhe olan TCK 220. madde uygulanmıştır. BAV Davası’nda lehe yasanın uygulanmaması bozma nedeni oluşturmaktadır.

Ancak elbette takdir Yüce Mahkemenindir ve BAV Camiası mensupları Sayın Mahkemenin verdiği her karara saygılıdır.

KAMUOYUNA SAYGIYLA DUYURULUR.

Adnan Tınarlıoğlu – Bilim Araştırma Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi



mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Bedi Olan Allah'ın, Acizlikler Yaratmasının Hikmetini Anlayamayan Darwinistler


“Bedi”, Yüce Allah’ın bir ismidir. “Örneksiz Ve Hayret Verici Alemler İcad Eden” anlamına gelir.

Bazı insanlar Rabbimiz’in bu Yüce Sıfatını tam olarak kavrayamazlar. Bazıları ise kavradıkları halde görmezden gelirler. İnkar edebilmek için yol ararlar. Allah, işte bu kimselerin durumunu ayetlerinde şöyle haber vermiştir:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.

Onlar,
Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Aziz’dir.
(Hac Suresi, 73-74)

Allah’ın Kadrini hakkıyla takdir edemeyenler, sürekli olarak aynı hataya düşerler. Kendi iddialarını doğrulayacak deliller getirmek yerine (ki iddialarını doğrulacayak tek bir delilleri yoktur), Rabbimiz’in hayranlık uyandıran üstün yaratışında kendilerince kusurlar aramaya kalkışırlar (Allah’ı tenzih ederiz). Bunu yapan kişiler genellikle, Allah’ı inkar etme amacıyla ortaya çıkmış olan ateistler ve Darwinistlerdir. Darwinistler, 21. yüzyılın gelişi ile birlikte, 150 yıllık tarihlerinde yaşadıkları en büyük yenilgiyi tatmışlardır. Yaratılış delillerinin milyonlarca olması ve evrimi destekleyen tek bir delil bile olmaması, bu yüzyılda tüm dünya tarafından anlaşılmıştır. İnsanlar okul yıllarından beri aldatıldıklarını, içerisinde bulunduğumuz bu yıllarda öğrenebilmişlerdir. Gerçek bilimsel delillerle ilk defa karşılaşmışlar ve birbirinden muhteşem 250 milyondan fazla fosilin tamamının Yaratılış gerçeğini gösterdiğini görmüşlerdir.

Bu büyük yenilgi Darwinistler üzerinde öylesine büyük bir panik ve yıkım oluşturmuştur ki, evrim savunucuları çözümü yalan ve aldatmacaya dayalı karşı atakta bulmuşlardır. Bugünlerde televizyonlardaki evrim programları ve Darwinist dergiler, hep aynı konuyu gündeme getirerek yenilgiyi bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. İddiaları ise şudur: Canlılar kusursuz değildir.

Daha önce pek çok kere açıklamış olduğumuz bu konuyla ilgili önemli bir noktayı tekrar belirtmekte yarar vardır: Canlılar elbetteki kusursuz değildir. Fakat Darwinistlerin anlamak istemediği şey şudur: Canlılardaki insanın sırrını çözemediği, olağanüstü komplekslikte ve muhteşemlikteki kusursuzluklar özel olarak yaratıldığı gibi, kusurlar da özel olarak yaratılmıştır. Yüce Rabbimiz kusursuzlukları yaratarak, dilediği varlığı dilediği kusursuzluk ve güzellikte yaratmaya kadir olduğunu gösterir. Kusurlar ise, bu dünyanın geçici bir imtiham mekanı olduğunun hatırlatıcısıdır. Yüce Rabbimiz, kusurlar yaratarak asıl hayatın dünya hayatı olmadığını, kusursuzluğun ancak ahirette, sonsuz cennette var olacağını göstermektedir. Yeryüzünde birbirinden ihtişamlı alemleri kusursuzca, olağanüstü mükemmellikte ve güzellikte yaratan Allah, elbette ki her şeyi aynı kusursuzlukta yaratmaya kadirdir. Çünkü Yüce Allah, tüm alemlerin Hakimi’dir, kusursuz yaratmak ancak O’na mahsustur. O’nun sanatı hayranlık uyandırıcıdır, ihtişam doludur.

Eğer insan dünyada kusursuz yaratılsaydı, imtihanın sırrını bilemeyecek, Allah’a kul olması gerektiğini anlayamayacak, Allah’ın rızasını ve cenneti kazanabilmek için bir çaba içinde olamayacaktı. Kusursuzluklara dünyada sahip olan bir insana dünya yeterli gelecek, ahiret özlemi oluşmayacaktı. İşte, pek çok canlı, hastalıklardan uzak yaratılırken, pek çoğu olağanüstü şartlara karşı son derece dayanıklıyken, çiçek nerede olursa olsun mis gibi kokarken, insanda bunların eksiksiz şekilde oluşmaması özel bir hikmet üzeredir. İnsan, acizlikleri görerek Allah’a yakınlaşır, dünya hayatının gerçeğini anlar ve kusursuzluğun gerçek sahibi olan Rabbimiz’in yarattığı cennete ulaşabilmek için Allah’a yakınlaşma çabası içinde olur. İnsan, acizliklerini bilerek şımarıp böbürlenemez, Allah’a karşı büyüklük gösteremez (Allah’ı tenzih ederiz). Kuşkusuz ki alemlerin Rabbi olan Yüce Allah, ahirette her varlığı, en mükemmel, en kusursuz ve en muhteşem şekilde yaratacaktır. Elbette bu yaratılma, Yüce Allah’ın yalnızca “Ol” emri ile gerçekleşecektir. Rabbimiz Kuran’da şöyle bildirir:

Onlar görmediler mi ki, Allah yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu iade ediyor? Şüphesiz, bu Allah'a göre kolaydır.

De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.(
Ankebut Suresi, 19-20)

Allah’ın, kusurları yaratmasındaki hikmet ile ilgili, daha önceki yazılarımızı
buradan ve buradan okuyabilirsiniz.

İşte Darwinistler, bu büyük gerçekten tamamen habersiz olduklarından olağanüstü derecede saçma iddialarla ortaya çıkıp kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Elbette bu iddialarının doğru ve geçerli olmadığını kendileri de çok iyi bilirler. Allah’ın kusursuz yaratma sanatına kendileri de şahittirler. Fakat ellerinde tek bir tane bile bilimsel delil olmaması, düştükleri aciz durum ve yenilginin getirdiği panik, artık onları böyle zorlama ve saçma izahlara yöneltmektedir.

Sayın Adnan Oktar, İnsanın Acizliğinin Ardındaki Hikmetleri Şöyle Dile Getirmiştir:

Muhabir: Evet, bir sorumuz var hocam. “Doğadaki hayvanlar ve bitkilere bakıyoruz, toz toprak içinde olmalarına, su sabunla yıkanmamalarına rağmen her zaman temizler ama insan böyle değil, acaba neden insan daha önemli bir canlı olduğu halde, daha komplike bir canlı olduğu halde daha aciz yaratılmış?” diye sormuş ...

Adnan Oktar: İnsan ne kadar aciz olursa imtihanı o kadar mükemmel olur, o kadar güzel olur, Allah’a o kadar yaklaştırır. Mesela Allah isteseydi bizim, yani insanların ağzını da, çiçeklerde olduğu mis gibi kılabilirdi. Mesela Allah çiçek, ot, güle çok güzel bir koku verebiliyor.
Allah, güle verdiği gücü mesela insanın ağzına da verebilirdi. İnsanın ağzı gül kokardı, yüzünü yıkamasına gerek kalmazdı, çiçek gibi pırıl pırıl kalabilirdi. Yahut çelik parçası gibi pırıl pırıl kalabilirdi. Özellikle böyle yapmıştır Allah, dikkat ederseniz insan vücudunun her yeri bir aczdir, kulağı ayrı bir acz taşır, gözü ayrı bir acz, tamamı ayrı, hepsi özel yapılmıştır. Halbuki mesela bir parfümeri mağazasının önünden geçiyordum, gördüm; ne kadar çok esanslar, parfümler, çeşit çeşit malzemeler var.
Allah küçücük cam kutular içinde onları yaratmış ve onları paket de yapmış, o şekilde göstertiyor bizim beynimizde.

İsteseydi Allah onu bizim vücudumuzda da yaratırdı o tip güzel kokuları. Ama yapmamış, tam tersini yapıyor, halbuki mesela koltuk altında çok güzel bir koku meydana getirebilir Allah istese. Çünkü diğer bütün bitkilerde, en aciz sümbülde, karanfilde, menekşede, hepsinde mis gibi koku yapıyor. Ama Allah özel olarak yapmamıştır ki, cennete insanlar özlem duysun diye. O zaman cennete özlem duymama riski oluşur. O kendindeki aczi gördükçe sürekli cennete olan isteği artacaktır. Çünkü mesela kafamızda mükemmel bir müzik düşüncemiz var ama bir türlü onu bulamayız.

Muhabir: Evet.

Adnan Oktar: Sürekli CD alıyoruz, kaset alıyoruz ama aradığımız müziği şimdiye kadar bulamadık biz. Aradığımız kokuyu da bulamayız.

Muhabir: Evet.

Adnan Oktar: Bilinçaltımızda o vardır bizim. Mesela mükemmel ev vardır, saraya gitsek de beğenmeyiz, “evimize gitsek bari” deriz, değil mi?

Muhabir: Evet.

Adnan Oktar: Hiçbirini beğenmeyiz o anlamda. Çünkü biz cennete göre yaratıldığımız için bilinçaltımızda o cennet ve sonsuzluk düşüncesi çok güçlü bir içgüdüdür bizde. Yani sonsuz yaşama içgüdüsü en güçlü içgüdüdür insanda ve tek tatmin edilmeyen içgüdüdür bu. Bu tatmin edileceği için verilen içgüdüdür. Mesela yiyecek içgüdüsü verilir, tatmin olur, susama içgüdüsü vardır, hepsi tatmin olur ama bir tek sonsuzluk içgüdüsü tatmin edilmemiştir ki eğer öyle olmuş olsa, yani insan hiç ölmeyeceğini bilmiş olsa, düşünün yani ne yapardı, ne olurdu, bu kadar kısa bir hayata rağmen böyle olmasını düşün. (Sayın Adnan Oktar’ın 18 Ocak 2009 tarihinde Kanal 35 TV ile yaptığı röportajdan…)

Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)


mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Adnan Oktar Canlı Yayında (12 Aralık 2009)



mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

Hz. Süleyman (a.s) ve Hz. Zülkarneyn (a.s) Dönemlerinden Ahir Zamana Yönelik Müjdeler

Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.), Yüce Allah’ın sınırlarını titizlikle korumuş, İslam ahlakını dünya üzerinde hakim kılmak için ciddi bir çaba göstermiş ve bu çabalarının dünyadaki karşılığını güçlü bir hakimiyetle almış olan iki mübarek şahıstır. Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.) dönemlerinde yaşanan yeryüzü hakimiyetinin dışında bu iki dönemin bir ortak noktası daha bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde, bu dönemlerde yaşanan dünya hakimiyetiyle Hz. Mehdi (a.s.) döneminde yaşanacak olan hakimiyetin benzerlikler taşıyacağına dikkat çekilerek Müslümanlara büyük bir müjde verilmektedir.

Hz. Süleyman (a.s.); Hz. Nuh (a.s.)’un soyundan gelen, kendisine Allah Katından hidayet ve yüksek ilim verilen üstün ahlaklı mübarek bir peygamberdir. Allah, Hz. Süleyman (a.s.)’ı -aynı babası Hz. Davud (a.s.) gibi- İsrailoğulları’na peygamber olarak göndermiştir. Onu büyük bir saltanat, eşsiz bir zenginlik, cinler ve kuşlarla desteklemiş ve ona çok güçlü ordular ve üstün ilimler lütfetmiştir.

Yüce Allah, Hz. Süleyman (a.s.)’a olduğu gibi Hz. Zülkarneyn (a.s.)’e de “yeryüzünde sapasağlam bir iktidar” (Kehf Suresi, 84) vermiştir. Hz. Zülkar-neyn (a.s.) de çok güçlü ve tüm dünyaya nam salmış bir devlete hükmetmiştir. Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.) dönemleri incelendiğinde ilk dikkat çeken ortak nokta, Allah’ın izniyle din ahlakının hakim olmasıdır. Ancak dünya hakimiyetinin dışında bu iki dönemin ortak bir noktası daha bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz (sav)’in pek çok hadisinde Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.) dönemlerinde yaşanan hakimiyetle, Hz. Mehdi (a.s.) döneminde yaşanacak olan yeryüzü hakimiyetinin birbirine çok benzeyeceğine dikkat çekilmektedir:

Mehdi tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman gibi dünyaya hükmedecektir. (El Kavlul Muhtasar Fi Alamatil Mehdiy-il Muntazar, s. 29)

Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.) dönemini anlatan Kuran ayetleri bu bakış açısıyla incelendiğinde, her birinin ahir zamana ve Altınçağ’a yönelik çok önemli işaretler içerdikleri görülür. Nitekim ahir zamanda yaşanacak olan gelişmeler, Hz. Süleyman kıssasındaki pek çok açıklamayla çok büyük benzerlikler taşımaktadır. Ayetlerdeki bu anlatımlar ve Peygamber Efendimiz (sav)’in hadisleri, iman edenlerin günümüzde dünya üzerinde gelişen olayları daha geniş bir açıdan değerlendirmelerine vesile olan ve ufuklarını açan çok hikmetli açıklamalardır.

Ahir Zaman ve İslam’ın Altınçağı

Peygamber Efendimiz (sav)’den rivayet edilen hadislerde ahir zamanın ve Altınçağ’ın alametleri detaylı olarak haber verilmiştir. Günümüzde gerçekleşen olaylar bu alametler ile kıyaslandığında, ahir zamanın içinde yaşadığımız dönem olduğunu gösteren ve aynı zamanda Altınçağ’ın gelişini müjdeleyen pek çok işaret görülmektedir.

Ahir zamanın başlangıcı, hadislerde, fitnelerin çoğaldığı, savaş ve çatışmaların arttığı, dünya üzerinde çok büyük bir ahlaki yozlaşmanın baş gösterdiği ve din ahlakından uzaklaşıldığı bir karmaşa ortamı olarak tanımlanmıştır. Ancak bu ahir zamanın sadece ilk aşamasıdır; ikinci aşamada Allah, Hz. İsa (a.s.)’ı yeniden dünyaya göndererek ve Hz. Mehdi (a.s.)’ı vesile kılarak insanlığı bu karmaşa ortamından kurtaracaktır.

Elbette insanlık tarihi boyunca pek çok savaş, doğal felaket ya da deprem gerçekleşmiştir. Ahlaki dejenerasyon her dönemde farklı toplumlarda görülmüş, fakirlik ve açlık dünyanın dört bir yanında asırlardır süregelmiştir. Fakat ahir zaman alametlerini bu olaylardan ayıran fark bu alametlerin hepsinin belli bir zamanda ve aynı dönem içinde, birbiri ardına ve hadislerde belirtilen bazı özel şekillerde gerçekleşmesidir. Burada ayrıca müjdelenmelidir ki; Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde anlatılan bu büyük karmaşa ortamı sadece geçici bir dönem yaşanacak ve İslam ahlakının dünyaya hakimiyetiyle bu çalkantılı dönem sona erecektir.

Altınçağ, savaşların ve çatışmaların son bulduğu, insanlığa büyük belalar getiren dinsiz ideolojilerin tarihin karanlıklarına gömüldüğü ve dünyanın her yerinde bolluk ve bereketin görüldüğü, adaletin tam anlamıyla yaşandığı bir dönem olacaktır. İslam ahlakı tüm dünyaya yayılacak, insanlar akın akın din ahlakını yaşamaya yöneleceklerdir.

Kuran’da İslam ahlakının dünya hakimiyetine işaret eden pek çok ayet bulunmaktadır. Bu ayetler Peygamberimiz (sav)’in Hz. Mehdi (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın İslam ahlakını dünyaya hakim kılması hakkındaki haberleriyle birebir uyum içindedir. Konuyla ilgili Kuran’da haber verilen ayetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır:

“Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara vadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır.” (Nur Suresi, 55)

İslam ahlakının bu büyük hakimiyeti -daha önce de vurguladığımız gibi- Peygamber Efendimiz (sav)’in bazı hadislerinde Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.)’in dünya hakimiyetlerine benzetilerek tarif edilmiştir. Büyük İslam alimi İmam Rabbani de ünlü eseri Mektubat’ta, Hz. Mehdi (a.s.)’ın Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.) gibi dünyaya İslam ahlakını hakim edeceğini bildiren hadislere yer vermiştir. Bu hadis-i şeriflerden birinde şöyle denilmektedir:

Tüm olarak, yeryüzünün meliki dört tanedir. Onların ikisi müminlerden, ikisi de kafirlerdendir. Zülkarneyn ve Süleyman müminlerdendir. Nemrud ve Buhtunnasır ise kafirlerdendir. YERE BEŞİNCİ OLARAK EHL-İ BEYTİMDEN BİRİ SAHİP OLACAKTIR. Yani Mehdi. (Mektubat-i Rabbani, 2/251)

Peygamberimiz (sav)’in hadisinde de bildirildiğine göre, bugüne kadar Müslümanlardan İslam ahlakını hakim etmiş iki mübarek zat, Hz. Zülkarneyn (a.s.) ve Hz. Süleyman (a.s.)’dır. Allah’ın izniyle dünyaya hakim olacak üçüncü Müslüman ise hadis-i şerifte haber verilen Hz. Mehdi (a.s.)’dir.

Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a. Dönemlerinden Ahir Zamana İşaretler

Hz. Mehdi(a.s.)’ın Dünya Hakimiyeti

Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.) İslam ahlakıyla tüm dünyaya hükmetmiş ve çok güçlü bir orduya sahip olmuşlardır. Onların dönemi bu yönüyle Altınçağ ile çok büyük benzerlikler göstermektedir.

Altınçağ da insanların akın akın Müslüman olacakları, inkarcı ideolojilerin yeryüzünden silineceği, din ahlakının Peygamberimiz (sav) dönemindeki şekliyle dünya çapında yaşanacağı bir dönemdir. Bazı hadislerde Altınçağ dönemindeki hakimiyet şu şekilde tarif edilmektedir:

(Mehdi) bütün dünyaya malik olacaktır. (Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 10)

Mehdi Doğu ile Batı arasındaki her yeri fetheder. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamat-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 56)

Her Üç Mübarek Şahsın da Üstün İlim Sahibi Olması

Yüce Allah, Hz. Süleyman (a.s.)’a çeşitli ilimler lütfetmiştir. O, Allah’ın dilemesiyle cinlere ve şeytanlara hükmetmiş, kuşlarla konuşmuş, karıncaların kendi aralarındaki konuşmalarını duyabilmiş, rüzgar ve bakır madeni onun emrine verilmiştir.

Hz. Zülkarneyn (a.s.) için de Kuran’da, “İşte böyle, onun yanında “özü kapsayan bilgi olduğunu” (veya yanında olup-biten herşeyi) Biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık.” (Kehf Suresi, 91) şeklinde bildirilmektedir. Ayetten de anlaşıldığı üzere Hz. Zülkarneyn (a.s.), Allah’ın ilim verdiği kullardandır. Hz. Mehdi (a.s.) da aynı bu iki kutlu insan gibi çok özel ilimlere sahip olacaktır.

Büyük İslam alimlerinden Muhyiddin Arabi açıklamalarında Hz. Mehdi (a.s.)’ın 9 özelliğini saymaktadır. Dikkat edilirse bunlar arasında hikmet, anlayış, ledün gibi, vehbi ilme (çalıflılarak elde edilemeyen, ancak Allah'ın bir lütfu olan ve istediği kuluna verdiği ilim) ait özellikler yer almaktadır. Muhyiddin Arabi’nin bu açıklamaları şu şekildedir:

1.Basiret sahibi olması

2.İlahi Kitabı anlaması

3.İlahi Kelam’ın manasını bilmesi

4.Tayin edeceği kimselerin hal ve hareketlerini bilmesi

5.Öfkelendiğinde bile merhamet ve adaletten ayrılmaması

6.Varlıkların sınıflarını bilmesi

7.İşlerin girift taraflarını bilmesi

8.İnsanların ihtiyacını iyi anlaması

Bilhassa kendi zamanında ihtiyaç hissedilen gaibi ilimlere vukufu bulunması (vakıf olması). Çünkü ancak o sayede yeni yeni zuhur edilecek meseleleri halledebilir.” (Muhammed B. Resul, Al Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri, Pamuk Yayınları, s. 189)

Rivayetlerde Hz. Mehdi (a.s.)’ın sahip olduğu özel ilim şu şekilde geçmektedir:
O, kimsenin bilemediği gizli bir gücün sahibi olduğu için kendisine Mehdi denilmiştir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman)

Hz. Mehdi (a.s.)’ın sahip olacağı bu ilmin “Ledün ilmi” olması muhtemeldir. Ledün ilmine vakıf olan kişi, sırları Allah’ın izin verdiği ölçüde keşfedeceği gibi, bu kişinin çeşitli İlahi sırlardan da haberi olur. (TÜR-DAV, Büyük Lugat, s. 558)

Altınçağ’da Bilim ve Teknoloji Alanında Yaşanacak Gelişmeler

Kuran ayetlerinde bildirildiği üzere, Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Zülkarneyn (a.s.) dönemlerinde bilim ve teknoloji alanında çok büyük ve o dönem için alışılmadık gelişmeler yaşanmıştır. Örneğin, Hz. Süleyman (a.s.)’ın erimiş bakır madenini kullanması (Sebe Suresi, 12), sarayının zemininin saydam cam olması (Neml Suresi, 44) ya da Hz. Zülkarneyn (a.s.)’in Ye’cüc ve Me’cuc’ün bozgunculuklarını önlemek için farklı bir teknoloji kullanarak iki dağ arasına set inşa etmesi (Kehf Suresi, 96), bu iki dönemde kullanılan yüksek teknoloji örneklerinden yalnızca birkaçıdır.

Altınçağ’ı tasvir eden hadisleri incelediğimizde de benzer bir durumla karşılaşılmaktadır. Altınçağ’da bilim, teknoloji, iletişim ve tıp alanında çok büyük gelişmeler yaşanacaktır. Hadislerde bu konudaki işaretlerden biri şu şekildedir:

... Kişi elindeki kamçıya konuşacak... (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s.152)

Bu hadisle günümüzün en yaygın iletişim aracı olan cep telefonuna işaret ediliyor olması muhtemeldir. (Doğrusunu Allah bilir.) Hadislerde Altınçağ’daki teknolojik gelişmelere dair dikkat çekilen bir diğer önemli işaret ise şu şekildedir:

İnsanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacak, insan birkaç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir... Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası bile boşa gitmeyecek. (Kıyamet Alametleri, Ber-zenci, s. 164)

Bu hadis ile teknolojinin bir ürünü olan makineler aracılığıyla yapılan modern tarıma dikkat çekiliyor olabilir. Teknolojide yaşanan ilerlemeler tarım alanında da çok büyük gelişmelere vesile olmuş, yeni üretilen çeşitli makineler gerek ekimi, gerekse hasatı çok kolaylaştırmıştır. Allah’ın izniyle Hz. Mehdi (a.s.) döneminde bu alanda çok büyük ilerlemeler kaydedilecek, tarımla uğraşan insanların hayatlarında çok büyük kolaylıklar sağlanacaktır.

Hayvan Sevgisine Önem Verilmesi

Altınçağ ile Hz. Süleyman (a.s.) dönemi arasındaki bir diğer dikkat çeken benzerlik de, hadislerde de görüldüğü üzere, hayvanlar üzerindeki hakimiyettir. Hz. Süleyman (a.s.) kuşlar başta olmak üzere çeşitli canlılar üzerinde nasıl hakimiyet kurduysa, Altınçağ döneminde de hayvanlar üzerinde, yırtıcı hayvanların dahi insanlara zarar vermesi engellenebilecek şekilde bir hakimiyet olacaktır.

Hz. Mehdi (a.s.)’ın, hayvanlara karşı sevgisi ve şefkati çok güçlü olacak; onların halini, ihtiyaçlarını çok iyi anlayacaktır. Onun döneminde, yeryüzündeki tüm varlıklar gibi yerdeki ve gökteki tüm hayvanlar da Hz. Mehdi (a.s.)’ye karşı çok büyük bir sevgi duyacak; hepsi ondan razı olacaklardır:

ONUN HİLAFETİNDEN (manevi liderliğinden) YER VE GÖK EHLİ, HATTA HAVADAKİ KUŞLAR BİLE RAZI OLACAKTIR. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 26)

Barış ve Birlik Yanlısı Olmaları

Hz. Süleyman komşu ülkelerle olan ilişkilerinde hoşgörülü, affedici ve barış yanlısı bir tutum sergilemiştir. Sorunları diplomasi yoluyla çözmeyi tercih etmiş ve adil yöntemler izlemiştir.

Hz. Zülkarneyn ise çevresindeki halklar tarafından “yeryüzünde bozgunculuğu ve fitneyi önleyen kişi” olarak tanınmış, insanlara barış ve huzur getiren bir lider olmuştur. Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn dönemleri bu yönüyle Altınçağ dönemiyle çok büyük benzerlikler göstermektedir.

Altınçağ’da da insanlar kendi istekleriyle Müslüman olacak, hiçbir savaşa gerek kalmadan İslam ahlakı tüm dünyaya hakim olacaktır. Bu dönemi tasvir eden hadislerden bir tanesi işe şöyledir:

Zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, ne de bir kimsenin burnu kanayacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)

Din Ahlakını Tebliğ Konusunda Akılcı ve Kararlı Olmaları

Hz. Süleyman aldığı akılcı ve seri kararlar ile tüm müminler için çok hikmetli bir örnektir. Sebe Ülkesi’nin halkını iman etmeye davet etmek için yazdığı ve Kuran’da haber verilen mektup (Neml Suresi, 29) onun tebliğ gücünü gösteren önemli bir delildir. Kuran’da mektubun içeriğiyle ilgili olarak şu bilgiler verilmiştir:

“Gerçek şu ki, bu, Süleyman’dandır ve ‘Şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla’ (başlamakta)dır. (İçinde de:) “Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana Müslüman olarak gelin” diye (yazılmaktadır).” (Neml Suresi, 30-31)

Hz. Süleyman’ın mektuptaki üslubu son derece açık ve etkileyicidir. Mektubun çok güçlü ve hüküm sahibi bir insandan geldiği, özlü, kararlı ve kesin üslubundan da anlaşılmaktadır.

Hz. Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc isimli kavmin bozgunculuğunu önlemek için kıyamete kadar yıkılamayacak, güçlü bir set inşa etmesi de (Kehf Suresi, 98) onun gücünün ve akılcılığının bir göstergesidir. Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn gibi, Hz. Mehdi (a.s.) de aklı ve ferasetiyle tanınacaktır.

Altınçağ’da insanlar Allah’ın izniyle akın akın İslam’a yönelecek, bunun için çok geniş kapsamlı ve seri çalışmalarda bulunulacaktır. Toplumlar birbiri ardına İslam ahlakını benimseyecek, inkarcı ideolojiler hızlı ve kalıcı girişimlerle dünya üzerinden kalkacak, her türlü zulüm sistemi tarihin karanlıklarına gömülecektir. Bu konu ile ilgili olarak büyük İslam alimi Muhyiddin Arabi şunları belirtmektedir:

Allah ona (Mehdi’ye) o kadar güç verecek ki, bir gece içinde zulmü ve ehlini ortadan kaldıracak, dini ikame edecek, İslam’ı ihya edecek, önemsenemez bir hale geldikten sonra ona tekrar kıymet kazandıracak, ölümünden sonra onu diriltecek... Asrında cahil, cimri ve korkak olan bir adam hemen alim, cömert ve cesur olacak... Dini, Resulullah (sav)’ın zamanında olduğu gibi aynen uygulayacak... (Muhyiddin Arabi el-Endülüsu, Futuhat-ül Mekki-ye, Bab 66, Kıyamet Alametleri, s. 186)

Allah’ın Verdiği Nimetleri Din İçin ve O’nun Rızasını Kazanmak Amacıyla Kullanmaları

Hz. Süleyman, sahip olduğu zenginlikleri Allah’ın bildirdiği İslam ahlakını dünya üzerinde yaymak için en güzel şekilde kullanmıştır. Fethettiği ülkelerde yaşayan insanları öncelikle Allah’a iman etmeye ve teslim olmaya davet etmiştir. Hz. Zülkarneyn de “... Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan) daha hayırlıdır...” (Kehf Suresi, 95) ayetinden de anlaşıldığı gibi, Allah’ın nimetiyle sağlam bir iktidara sahiptir.

Altınçağ’da da insanlar çok büyük bir zenginliğe, refaha ve huzura kavuşacaklardır. Hz. Mehdi (a.s.) yeryüzünün tüm zenginliğini din ahlakını dünyaya hakim kılmak için kullanacaktır. Onun eşi ve benzeri olmayan uygulamaları insanların İslam ahlakına karşı kalplerinin yumuşamasına vesile olacak ve İslam ahlakı çok kısa bir sürede tüm dünyaya hakim olacaktır. Bu konudaki hadislerden bazıları şu şekildedir:

Ümmetim arasında Mehdi çıkacak, Allah onu insanları zengin kılmak için gönderecektir. Ümmet nimetlenecek, hayvanlar bol bol yiyip içecek, arz nebatını (dünya ürünlerini) çıkaracak... (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)

... Biattan önce, insanlar grup grup ona akın edecekler ve oraya giden herkes ondan bereket kazanacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 25)

Altınçağ’da Yaşanacak Refah

Ayetlerden Hz. Süleyman döneminde çok büyük bir zenginlik yaşandığı ve insanların refah içinde bir yaşam sürdükleri anlaşılmaktadır. Altınçağ da bolluk ve bereketiyle Hz. Süleyman dönemiyle çok büyük bir benzerlik gösterecektir. İnsanlara her istedikleri sayılmadan, bol bol verilecek, yer ve gök ehli Hz. Mehdi (a.s.)’nin hilafetinden razı olacaktır.

Mehdi ile müjdelenin... ONDAN YER VE GÖK EHLİ RAZIDIR... (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13)

Hz. Mehdi (a.s.)’nin Örnek Adaleti ve Hoşgörüsü

Kuran ayetlerinde, Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn’in hoşgörülü, affedici ve barış yanlısı bir tutum içinde oldukları bildirilmiştir. Hz. Zülkarneyn, karşılaştığı topluma karşı güzelliği ilke edinmiş ve toplumu kolay olana davet etmiştir. (Kehf Suresi, 88) Onlara karşı adaletle davranmış ve sorunları karşısında onlara çıkış yolları göstermiştir.

Hz. Süleyman da hakimiyeti boyunca adaletle hükmetmiştir. Hz. Mehdi (a.s.) de ortaya çıktığında İslam ahlakını tıpkı Hz. Zülkarneyn ve Hz. Süleyman gibi kültürel faaliyetlerle hakim kılacak, diplomasiyi kullanacak, sanat ve estetiğe önem verecek, adaleti ve dürüstlüğüyle tüm insanların sevgisini kazanacak ve barış dolu bir dünya oluşturacaktır. Dünya zenginlikleri insanlar arasında eşit bir şekilde dağıtılacak, yeryüzünden fakirlik ve yokluk kalkacaktır.

O (Mehdi) arza sahip olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden ona kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, ona katılsın. Zira o Mehdi’dir. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)

Ebu Said Hudri Resulullah (sav)’den rivayet ediyor:

“Mehdi’nin izleyicileri ona sığınırlar, bal arılarının kraliçe arıya sığındıkları gibi (onun yanında güven ve huzur bulurlar), o yeryüzünü adalet ve dürüstlükle dolduracaktır.” (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 30)

Sonuç: Ahir Zamana Yönelik Benzerlikler Müslümanlar İçin Müjdedir

Hz. Süleyman’ın ve Hz. Zülkarneyn’in yaşadıkları dönemlerde gerçekleşmiş olan dünya hakimiyeti tüm Müslümanlar için çok büyük bir müjdedir. Çünkü yazı boyunca vurgulandığı üzere, bu kıssalarda ahir zamana yönelik önemli işaretler bulunmaktadır.

Allah’ın sınırlarını titizlikle koruyan, İslam ahlakını dünya üzerinde hakim kılmak için ciddi bir çaba sarf eden ve hiçbir zorluk karşısında yılgınlık göstermeyen Müslümanlar, tarihin her döneminde mutlaka üstün geleceklerdir. Allah’ın yardımı ve desteği mutlaka onların yanında olacaktır.

Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn yukarıda sayılan özelliklerinin dünyadaki karşılığını güçlü bir hakimiyetle (ve elbette Allah’ın diğer pek çok manevi lütfu ile) almışlardır. Ahir zamanda aynı hakimiyet, Hz. Mehdi (a.s.) vesilesiyle mutlaka gerçekleşecektir. Hz. Mehdi, Peygamberimiz (sav)’in de haber verdiği gibi tüm hizmetlerini yerine getirecek ve Allah’ın izniyle Kuran ahlakını tüm dünyaya hakim kılacaktır. Bu, Allah’ın iman edenlere bir vaadidir:

“Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile.” (Saff Suresi, 9)




 
mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>

BAV DAVASI’NDA BOZMA GEREKÇELERİ (7)


BAV DAVASI’NDA BOZMA GEREKÇELERİ (7)

Kamuoyunda Bilim Araştırma Vakfı Davası olarak bilinen dava hakkında Yerel Mahkeme tarafından karar verilmiş bulunup, dosya şu an itibariyle temyiz incelemesi amacıyla Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin huzurunda bulunmaktadır. Dosyada yer alan bozma gerekçelerinden bazıları şunlardır:

“HAKSIZ ÇIKAR İDDİASI”NI ÇÜRÜTEN SAVUNMA KANITLARININ TOPLANMAMASI BOZMA GEREKÇESİDİR

Yerel Mahkeme, gerekçeli kararında sanıkların kendilerine ve başkalarına haksız çıkar temin ettiklerini öne sürmüş ve bunu kararına “… çalışan kişilerin maaşlarının sanıklar tarafından alındığı…” ifadeleriyle geçirmiştir.

Kararda yer alan, maaşa zorla el koyma iddiası tamamen hayal ürünüdür ve hiçbir dayanağı yoktur. Hiçbir BAV mensubunun herhangi bir kimsenin maaşını zorla elinden alması söz konusu değildir. İddianamede ve işkenceyle imzalatılmış olan polis fezlekelerinde bile böyle bir iddia yoktur. Nitekim Yerel Mahkeme, hangi sanığın kimin maaşına, ne zaman, nerede el koyduğunu kararında gösterememiştir. Bu detayları belirmeksizin soyut bir “maaşlara el koydular” suçlamasında bulunmuştur.

Sanıklar bu iddianın detaylı olarak araştırılmasını Yerel Mahkemeden talep etmişlerdir ve bu konudaki delil ve tanıkları liste halinde mahkemeye sunmuşlardır. Yerel Mahkeme ise bu talebi reddetmiştir. Böylece savunmaya bu iddiayı çürüte imkanı tanımamıştır.

Hem bir iddiayı gerekçeli karara dayanak yapacak derecede önemli bulmak, hem de o iddianın araştırılmasını engellemek mutlak bir BOZMA SEBEBİDİR. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi böyle bir uygulamayı adil yargı hakkının ihlali olarak kabul etmektedir.

SANIKLAR HAKKINDA ÖNYARGILI VE HUSUMETLİ BİR HAKİMİN HÜKME KATILMASI BOZMA GEREKÇESİDİR

BAV Davası’na bakan Mahkeme Heyetinde yer alan bir hakim davamızın yargılananları hakkında “her alnı secdeye giden Müslüman değildir” ifadesini kullanmıştır. Bu sözüyle, BAV Camiası mensuplarının namaz kılmalarını samimi bulmadığını ve güya onların Müslüman olmadıklarını düşündüğünü ifade etmiştir.

Söz konusu hakimin, davamız sanıkları hakkındaki açık önyargısını ve husumetini gösteren bu beyan karşısında savunma, mahkemeye reddi hakim dilekçesi sunarak bu hakimin davadan çekilmesini talep etmiştir.

Bu ret istemi bu konudaki ilk ve tek reddi hakim talebi olduğu halde Yerel Mahkeme bu haklı talep hakkında “yeniden karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde bir karar vermiştir. Bu suretle ret talebini cevapsız bırakmış, kanun ve itiraz yollarına başvurma imkanını ortadan kaldırmıştır.

Savunmanın kanun yollarına başvurma imkanının ortadan kaldırılması mutlak bir bozma nedenidir.

Ayrıca ortada haklı bir reddi hakim talebi vardır. Bir hakimin, yargıladığı kişiler hakkındaki özel önyargısını ve husumetini ortaya dökmesi, tarafsızlığının zedelendiğini göstermektedir. Burada Sayın Yargıç’ın tarafsızlığını kaybettiği konusunda şüpheden öte kesin kanıt vardır. Böyle bir durumda bu yargıcın BAV Davası’ndaki hükme iştirak etmemesi gerekirken hükme iştirak etmesi BOZMA NEDENİDİR.

YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILAN YASANIN MUADİLİNİ TAYİNDE HATAYA DÜŞÜLMESİ BOZMA GEREKÇESİDİR

Yerel Mahkeme, BAV Davası’nda 4422 sayılı yasanın ihlali bulunduğunu benimsemiştir. Ancak bu yasa 2005 yılında yürürlükten kalktığı için BAV Davası’nda hangi yasanın uygulanacağı sorunu davada tartışma konusu olmuştur. Sanıklar mahkemeye hangi yasadan yargılandıklarını sormuşlardır ama mahkeme bu soruya cevap vermemiştir ve sanıklar hakkında TCK.nun 220. maddesini uygulamıştır. Oysaki 4422 sayılı yasanın muadili TCK.nun 220. maddesi değil, (eski) TCK.nun 313. maddesidir.

Nitekim ceza hukuku akademisyenleri 4422 sayılı yasanın muadilinin TCK.nun 220. maddesi değil, (eski) TCK.nun 313. maddesi olduğunu BAV Davası’na verdikleri bilirkişi raporlarıyla ortaya koymuşlardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

Prof. Dr. DOĞAN SOYASLAN: “… 4422 sayılı kanun yürürlükte iken genel madde TCK.nun 313. maddesi idi. Hal böyle olunca 4422 sayılı kanun ilga edildiğinde uygulanacak olan kanun maddesi 765 sayılı TCK.nun 313. maddesi olacaktır. Çünkü o zaman yürürlükte olan madde 313. madde idi…”

“… 4422 sayılı kanun 220. maddenin muadili değildir. Çünkü 4422 sayılı kanun özel bir kanundur.” (31.3.2008 tarihli mütalaa)

Prof. Dr. EMİN ARTUK: “… 5237 sayılı TCK.nun 220. maddesi 765 sayılı TCK.nun 313. maddesindeki hükmün muadilidir. 4422 sayılı kanun 5237 sayılı TCK.nun 220. maddesinin muadili değildir…” (28.4.2008 tarihli mütalaa)

Doç. Dr. ÜMİT KOCASAKAL: “… 4422 sayılı kanun yürürlükten kaldırıldığına göre bu fiiller bakımından işlendikleri iddia edilen tarihte uygulanabilecek tek hüküm, 765 sayılı TCK.nun 313. maddesi olmaktadır. 5237 sayılı kanun ise fiillerin işlendiği tarihten sonra yürürlüğe girmiş olan bir kanundur ve bu kanunun 220. maddesi gerek yaptırım gerek zamanaşımı bakımından aleyhe bir kanundur…” (30.3.2008 tarihli mütalaa)

Doç. Dr. ALİ HAKAN EVİK: “… 4422 sayılı kanun yürürlükten kalktıktan sonra suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK.nun 313. maddesinin uygulanması gerekmektedir…”

BAV Davası 2000 yılında başlamıştır. TCK.nun 220. maddesi ise 2005 yılında yürürlüğe girmiştir; yani davanın açıldığı tarihte bu madde (TCK. 220) yürürlükte değildir.

Anayasamız’ın 38. maddesi ve TCK.nun 2. ve 7. maddeleri, hiç kimsenin işlendiği anda suç sayılmayan fiillerden dolayı cezalandırılamayacağı hususunu hüküm altına almıştır. Benzeri şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Cezaların Yasallığı” başlıklı 7. maddesi “Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez” demektedir.

Bu nedenle, 4422 sayılı yasanın yerine (eski) TCK.nun 313. maddesinin uygulanmayıp, suç tarihinde yürürlükte olmayan TCK.nun 220. maddesinin uygulanması mutlak BOZMA SEBEBİDİR. Anayasamıza, ceza kanunumuza ve AİHS’ye aykırıdır.

Ancak elbette takdir Yüce Mahkemenindir ve BAV Camiası mensupları Sayın Mahkemenin verdiği her karara saygılıdır.

KAMUOYUNA SAYGIYLA DUYURULUR.



mesajkutusu.blogspot.com
Sitemiz kez ziyaret edilmiştir


Devamını okuyun...>>